Saturday, 29 October 2011

Cengiz Çandar: “Ben de PKK olsam silahlarımı teslim etmem”


 Çilem Dalgıç-Hasan Uşak/London

Türkiye Araştırmalar Merkezi'nin 26 Ekimde İngiltere Parlamentosunda düzenlediği “Türkiye ve Demokrasi” konulu panelin konuğu köşe yazarı Cengiz Çandar'dı. Çandar son olarak Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) için Kürt Raporu hazırladı. Çandar sorularımızı yanıtladı.



Okuduğum bir yazıda Kürtler ile Türklerin psikolojik olarak ayrıldığı ve bunun fiziksel ayrılıktan daha tehlikeli olduğu yazıyordu, sizce?

Bu zaten benim tezim. 2009 yılında, açılım başladığında özel bir görüşmemizde bunu cumhurbaşkanımıza da söyledim. PKK'nin bu açılımı bozmak isteyeceği ve benim gibilerin açılımın selameti için örgütü eleştirmem gerektiğini söyledi. Kendisine “Mesele PKK'yi eleştirmek veya değil. Başka bir sorun var ve ülkeyi yönetenler bunun pek farkında değilsiniz. Ülkenin fiziksel anlamda bölünme tehlikesi yok. Ne ciddi anlamda ayrılmak isteyenler ne de askeri anlamda böyle bir sonuç var. Ancak bu ülke bölünmüş bir halde.”dedim. Diyarbakır nüfusunun yüzde 49'u 0 ile 19 yaş arasında. Diyarbakır’ın çok genç bir nüfusu var. Bu çocukların geçmişi yok, köyleri yakılmış. Annesi babası öldürülmüş. Yaşadığı hayat hayat değil. İş yok, okul yok, perişan. Kimliklerini buldukları tek şey taş. Biz falancanın evine nasıl muzırlık yaparsak, onlar da polise taş atıyorlar. Bu çocuklar kişiliklerini böyle kazanıyor. Biz toprak bütünlüğünü sağladık ancak üstündeki insanları, gelecek kuşaklar olarak kaybetmiş vaziyetteyiz. Toprağı ne yapacağız? Toprak beraber götüreceğimiz bir şey değil, önemli olan onun üstünde yaşayan insanlar. Bu insanlar gelecek kuşak dediğimiz çocuklar ve gençler. Onlar ruhen kopmuşlar, gitmişler. Esas sorun bunları nasıl kazanacağız

Biz bu soruyu size soralım, nasıl kazanacağız? Kültürel haklar noktasındaki açılımlar yeterli olacak mı?

Benim yazdığım raporda da üstünde durduğum birkaç önemli husus var. Bir tanesi PKK ile Kürt sorununun ayrılamayacağı. Türkiye'deki genel kanı PKK sonuçtur, sebep değildir. Kürt sorunu PKK olmadan önce de vardı. PKK olmasa da olacak. O halde Kürt sorunu çözülürse PKK kendiliğinden yok olur. Ben de bu görüşteydim, kendimi ayırmıyorum. Kürtler ve PKK bir binden ayrılamaz, artık çok geç. 10 yıl önce kültürel haklar noktasında gerekenler yapılsaydı, olabilirdi. Artık çok geç. Devlet yarın sabahtan itibaren Kürtçeyi okullarda serbest bıraksa, hatta aşırıya gidelim Türkçenin yanında resmi dildir dese ve demokratik özerklikten kast ettiğinizi anladık, il genel meclislerinizi kurun hatta bayrağınızı da koyun diye eklese, gene bu sorunu çözemezsiniz. Çünkü aradan geçen zaman için de 40 bin insan öldü diyoruz. Bu 40 bin kişinin 30 bini PKK'li. Binlerce kişi hapis, binlerce kişi Avrupa'da diaspora yaratmış durumda. Bu kişilerin aileleri var. Bütün kültürel hakları versen bile bu insanlar kabul etmez. Çünkü dağdaki kişi veya hapisteki onun oğlu, abisi. Onlara ne olacak?  En sonunda da “Benim bir liderim var, Abdullah Öcalan o hapis. Sen bana bunları veriyorsun ancak o ne olacak? Bana verdiğin bu hakları elde etmek için başkaldırdı ve o şimdi hapiste. Bana bu hakları veriyorsun ve benim bu hakları verdiğini anlamam için onu dışarıda göreyim.” diyecektir.

Söylediklerinizden şu sonuca geliyoruz. Devletin bu sorunu çözebilmesi için PKK ile masaya oturması şart. Başka çıkar yol gözükmüyor.

Evet, müzakere etmek zorunda. İşin ilginç tarafı yapmış bunu. Bundan birkaç ay önce asla böyle şeyler olmaz denirdi, artık diyemezler. Bu açığa çıktı. Bunu devam ettirmeleri gerekir.

AKP hükümetinde bu görüşmeleri devam ettirecek irade var mı?

Hükümette bu irade var mı? Hayır yok. Bu irade olabilir mi? Tabii ki, istenirse her şey olur. (gülüyor)

Daha önceki bir yazınızda terörist başı gibi sıfatları bırakalım dediniz. Bu söylevler Türkiye için çok radikal değil mi?

Ben daha önce de yazdım. Dile çok dikkat etmek gerekiyor. Muhatabınıza saygılı olmak zorundasınız. Bebek katili diyerek aynı masaya oturamazsınız, saygı göstermek zorundasın. Nefret etsen bile sorunu çözmek istiyorsan saygılı davranmak zorundasın. Böyle davrandığın an onun taraftarı olan yüz binlerce insanı incitiyorsun ve onlar senin vatandaşın. PKK için de, Abdullah Öcalan için de farklı bir dili yavaş yavaş oturtman lazım ve bunu topluma da benimsetmen gerekiyor. Ve medyanın da dilini değiştirmeye başlaması şart. Sorunu çözeceğim kişilere sabah akşam, ana avrat küfredersem nasıl çözeceğim?

Medyanın dili demişken, son dönemdeki olayları da konuşalım istiyorum. Türkiye'de ırkçılık farklı bir kesimde medya ve Beyaz Türkler arasında gelişiyor. Bu aynı zamanda ürkütücü bir şey değil mi?

Ben orada çok olumlu bir şey görüyorum. Mesela Müge Anlı denilen kız bir laf etti. Ona BDP'den veya Kürtlerden daha çok tepkiyi Türk kamuoyu gösterdi. Sosyal medyada vs izliyorum. Ahmet Çalığa sesleniyorlar. Deprem bölgesine yardım malzemesi işleriyle uğraşma, dayanışma göstermek istiyorsan onu işten çıkar. Müge Anlı ve onun gibi bir sürü kişi zihniyeti dışarıya vuruyor. Ancak bu zihniyete Türk tarafından şiddetle karşı çıkılıyor. Hepsi olmasa bile Türk tarafının önemli bir kısmının Kürtlerle barşık yaşamak istediğini görüyoruz. 

 PKK 10 yıl önce askeri alanda çok güçlüydü, şimdiyse siyasi alanda. Siz buna katılıyor musunuz?

Evet, aynı kanıdayım. Onun için dağdaki liderler akıllı davranıp, hemen Van depremi üzerine silahları şartsız olarak susturmalılar. Liderler zaaf gösteririz diye düşünüyor. Oysaki zaaf değil. Sen Türk devletini ofsayta bırakıyorsun ve tabii ki “Eşkıya ininde sıkıştı” diyenler çıkacaktır.

PKK uzun süreli silah bıraktı ve sonuç alamadı. Siz tekrardan bırakmalı diyorsunuz. Bu bağlamda silah bırakmanın ne faydası olacak?

PKK'nin gücü şuan Çukurca baskınından veya falanca yere mayın koymaktan gelmiyor. Siyasi alandan geliyor. Ben raporda da açıkca yazdım. PKK silahları teslim etsin olmaz. PKK elinde silahları olduğundan siyasi anlamda da güçlü. Ben PKK olsam ben de silahlarımı teslim etmem. Ben vazgeçtim alın silahları demek teslim olmaktır. PKK bunu yapmaz. PKK'nin silahlarını teslim etmesinin gerçekçi olmadığını, şuan ki siyasi gücünün kaynağının da silahlarının elinde olmasından ötürü olduğunun farkındayım. Fakat silahları bırakmamak ile ateşlememek arasında fark var. Silahı bırakmak sorun çözüldüğünde olacaktır.

PKK silahları bırakırsa Türk Silahlı Kuvvetleri de operasyonlarını durdurur mu? Sonuçta bu işin karşılıklı olması gerekiyor. 

Bu elbetteki kolay değil, ancak sesler yükselecektir. Ne yapıyorsunuz, durun diye. Bu sesler gittikçe yükselecek. Bu kolay bir şey değil, ciddi bir siyaset işi. Bunun için de Abdullah Öcalan’ın konuşuyor durumda olması gerekiyor ve tecrit kaldırılmalıdır.

KCK Operasyonları…

Türkiye'de kendi kendimiz aldatarak vakit kaybediyoruz. BDP'yi PKK'den ayırmak, yok BDP'yi kına vs gibi cümleler. BDP PKK'nin kendisi değil ama PKK. PKK'yi daha geniş bir anlamda Kürt isyanı anlamında alırsak PKK yürütme kurulu vs ebetteki BDP değil, BDP'nin varoluşu PKK sayesinde. PKK olmazsa BDP diye bir şey olur mu? Kocası dağda komutan kendisi milletvekili yani yasa koyucu. Organik bağ elbette ki var. Bunu BDP diyemez, direkt kapatılır. Ama bari biz birbirimize sahtekârlık yapmayalım. PKK denen örgütlenme sadece dağda olmadığına şehirlerde olduğuna göre bunların birçoğu BDP içinde. Sen KCK'lıları PKK'li diye topluyorsun. Evet, onlar PKK'li. KCK operasyonlarına karşı çıktığımızda bunlar PKK'li değil diyerek karşı çıkmıyoruz. PKK KCK'laşsın diye uğraşıyoruz. Biliyoruz PKK'lı ve BDP'li olduğunu. Sen bunları tasfiye edersen sorun daha da tıkanacaktır.

Emre Uslu ile de bir polemik yaşadınız.

Emre Uslu'nun benle ismimi vermeden yaptığı bir polemik var. Benim için yanıldığı nokta şu diyor. “KCK siyasi alan için değil, dağa adam taşımak için var” . Tabii ki KCK'nin bu yönü var. Ancak KCK diye bir örgütlenme olmasa bile dağa gidilecek organizma kurulur. Kaldı ki Diyarbakır'daki insanların söylediği Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü PKK'nin askere alma bürosu cümlesi. KCK olmazsa dağa gidemeyecekler mi? Emniyete çek, gencecik çocuğa işkence yap, babasını ve annesini gözünün önünde her Allahın günü horla. İşte Abdullah Demirtaş'ın oğlu. Üniversite öğrencisiydi, çekti dağa gitti. “Baba sen dalga mı geçiyorsun, bizleri aldatıyorsun” dedi ve dağa gitti. Bunun için KCK’ye mi ihtiyacı var? KCK'mı kafasını çeldi? Diyarbakır'daki şartlar yüzünden. Babası belediye başkanı, yurtdışına çıkış yasağı var, ölecek adam..Oğlu da dağa gider tabi, ne bekliyorsunuz.

MİT ile PKK görüşmesi sızdırıldı. Sizce kim sızdırdı?

Bir takım tezler var. Kimin sızdırdığına kestirmeden bakalım. Bu sorunun PKK ile görüşülerek çözülmesinden kim rahatsız ise o sızdırmış olabilir. Bu devletin içinde de olabilir, PKK’nın de. Veya MİT'in kendisinden de olabilir, bir takım iç hesaplaşmalar yüzünden veya başbakanı zor durumda bırakmak için. Biz sonuca bakalım, sızdırılması çok iyi oldu. İstenen belki bu değildi. Ancak hiç kıyamet kopmadı. Görüşülsün ne var dendi. Artık görüşün demenin anlamı da yok, zaten görüşüyorlarmış. Şuan MİT müsteşarı olan o zamanki başbakan müsteşar yardımcısı “Sayın Öcalan” diyor. O zaman, Sayın Öcalan diyenler neden cezaevinde yatıyor? 

Son olarak hep çok konuşulan Özal yaşasaydı Kürt sorun çoktan çözülürdü cümlesini soralım. Danışmanlığını yapmış biri olarak bu şehir efsanesi doğru mudur?

Ben Özal ile ölümünden birkaç saat önce bile bu meselenin çözümüne dair görüşlerini paylaşmış birisiyim. Ama bir yandan da bu mesele söz konusu olunca Özal ile bu derece yakın ve onu çok seven biri olarak, benim, bambaşka olurdu demem beklenir. Ancak onu demiyorum. İki nedenle: Yazılmamış tarih tarıh değildir. Bilmiyoruz, çünkü öldü. Bilmediğimiz bir şeye dair olurdu demek manasız. İkincisi Özal çok yalnız bir adamdı. Devlet sistemi böyle bir şeye hazır değildi. 34 asker olayıyla süreç bambaşka bir yöne gitti. Turgut Bey bu sürecin iyi değerlendirilmezse nereye gideceğini çok iyi tahmin etmişti. Azerbaycan dönüşü, baş başa konuşurken, 48 saat sonra da vefat etti, şöyle dedi: “Bu süreci iyi değerlendiremezsek terör misliyle geri gelir ve bu günleri çok ararız” Sonrasında olanları çok iyi biliyoruz.

No comments:

Post a Comment