Tuesday, 22 June 2010

Amedli Çocuklar Bilir ve Yaşar




Hasan Uşak

Yaptığı ilk uzun metrajlı filmi ‘Min Dît- Gördüm’ ile ‘çocuk ve sokak’ gibi önemli toplumsal bir sorunu beyaz perdeye aktaran genç yönetmen Miraz Bezar (37), “Amed’te yaşayan her çocuk filmde anlatılanları bilir ve yaşar” diyor. Şu anda Almanya’nın başkenti Berlin’de yaşayan Bezar ile Amed’te yaşayan çocukların sosyal ve siyasal sorunlarını konuştuk. Bir olaya dışarıdan bakmak ile içeriden bakmak arasında çok fark olduğune belirten Bezar, Kürt sinemasının ise bir oluşum aşamasında olduğunu söyledi. Filmi yapmak için kafanızda bir proje var mıydı?Diyarbakır’ı duyduğunuz zaman savaş ortamı ve yoğun faili meçhuller akla gelir. Bu konuda yazılmış çok sayıda kitap ve haberler var. Berlin’den yazmaktansa oraya gidip insanların hikayelerini bire bir dinlemek ve o hikayelerden yola çıkarak karar vermenin daha doğru olacağını düşündüm ve 2005 yılının sonlarında Amed’e taşındım. Filmin ana konusunu gazeteci yazar Evrim Alataş ile oluşturmaya çalıştık. Yaptığımız araştırmalar ve dinlediğimiz hikayelerden yola çıkarak bir senaryo geliştirmeye başladım. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra da film için para aramaya başladık. Düşük bütçe ile bir film yapmayı anladığım an hazırlıkları başlattık çekimlere başladım.

Berlin’den gördüğünüz Amed ile Amed’in kendisi arasında nasıl farklar vardı?Sinemacı olmanın en güzel yanı bir yere gidip insanlarla tanışmak, hayat ile tanışmak, aileler ile tanışmak çok özel andır. Hayat sanıldığından daha çok sert ama gittiğinizde beklemediğiniz şeylerle de karşılaşıyorsunuz.

Ne gibi?Gerçek hayatın çok sert olduğunu görebiliyorsunuz. Öte yandan insanların ne kadar hayata, aile yapısına bağlı olduğunu da görebiliyorsunuz. Bunu kitaptan okursanız ya da birinden dinlerseniz farklı olur ama Diyarbakır’da yaşarsanız farklı olur. Ailelerin arayışlarını da görebiliyorsunuz ve bir yer edinme çabaları var. Mesela benim filmde oynayan çocuğun babası oğlunun fazla sokakta kalmaması için olağanüstü çaba sarfediyordu. Çocuklarını demokratik kitle kuruluşlarının etkinliklerine gönderiyorlar, bazı kurslara gönderiyorlar. Ancak bunu yapabilecek bilince sahip olmayan aileler de var ve onlar bir süre sonra çocuklarını kaybettiklerini anlıyorlar. Onlarda artık sokak özgürlüğüne, sokağın onlara verdiği özgüvene bağlılıkları oluşuyor. Çocuklar kriminal suçlar işleseler de içinde oldukları gruptan dolayı bir güven duygusu kazanıyorlar.

Kimlik arayışı mı var?Zaten hayat zor ve çocukların bir yerde tutunacakları bir yerlerinin olması lazım. Ya aile bilinçlidir çocuklarını bir biçimde sokaktan uzak tutmaya çalışırlar ya da aile nasıl baş edeceğini bilemez ve çocukları kendi başlarına kalırlar. Çocuklar bir şekilde var olacakları bir ortam ararlar ve bunu gruplaşarak yakalamaya çalışırlar. Kimlik arayışına girerler. Bu kimlik politik kimlik olabilir, bir kap kaçcı grubun üyeliği olabilir. Bunu yadırgamıyorum çünkü gerçekten de bir kimlik arayışı var. Bunu 2006 yılındaki sokak eylemlerinde de görebiliyoruz. Çocuklar kontrolsüz bir şekilde şehri alıkoymuşlardı. Çocuklarda o kadar büyük kin, şiddet duygusu var ve onu nereye doğru yönelteceklerini bilmiyorlar.

İnsanlar yaraları ile yaşıyor

Bu kin ve öfke nereden kaynaklanıyor?Diyarbakır’da yaşayanların tanık oldukları bir şiddet tarihi var. 1990’lı yılları ele alırsak faili meçhulleri görmüştür, işsizliği görmüştür, çarpık kentleşmeyi görmüştür, parasızlığı görmüştür. Bunların hepsi birer politik baskı unsurudur. Kürt olmanın getirdiği baskılar var ve çocuklar bunların hepsini yanında taşıyor. Bunu iki yaşındaki çocuk bile hissediyordur.

Dışarıdan bakma ile içeriden bakma arasında da büyük fark var. 1990’lı yıllarda ben dışarıdan baktığımda yaşanan faili meçhullerin Diyarbakır üzerinden bir iz bıraktığını hep düşünürdüm ama oraya gittiğizde şaşırdığınız bir olayda hayatın devam ettiğidir. Bir şekilde kanıksandığını hissediyorsunuz. Mağdurlar ile onları mahdur edenler hala iç içe yaşıyorlar. JİTEM mensupları hala orada ve herkes nerede olduğunu da biliyor. Kanıksayıp hayatlarına devam etmeleri lazım. Bu beni tamamen şaşırttı. Yaralar tedavi edilmeden hayat devam ediyor ve yeni yararlar açılıyor. Kanıksamak durumunda kalıyorlar. çünkü onların hikayelerini dinleyen kimse yok.

Düşünün bir halk yıllarca yürüyüşlere gidiyor, Kürtçe konuştuğu zaman hemen bir darbe yiyiyor. Vedat Aydın olayında olduğu gibi hemen katlediliyor. Bunlar halk üzerinde derin izler bırakıyor. 1990’lı yıllarda insanlar yürürken arkalarına bakmak zorundaydılar ve karanlık çöktüğünde sokağa çıkamazlardı. Bu insanın psikolojisinde çok etki bırakmıştır ve bugün konuşulmasa bile yaralar hala duruyor. Ama hayat devam ediyor ve bu insanı çok şaşırtıyor.

Filmin konusu gerçek bir olaydan mı uyarlandı?Ana hikaye evet. Filmin içinde bir çok unsur var. Mesela hayat kadını ile fuhuş anlatılıyor, sokak çocukları anlatılıyor, JİTEM’cinin özel hayatı anlatılıyor ama bizim ana konumuz ana ve babasını kaybeden iki çocuğun tek başlarına kalışı ve bu süreçte küçük kardeşlerini kaybetmeleri gerçek bir hikayeye dayanıyor. Bu konuda bazı eleştiriler oldu ve dediler ki politik bir ailenin çocukları bu kadar yalnız bırakılmazlar diye. İnsanlar hayat mücadelesi verirken bir birimizi düşünemez hala geldik. Savaşın bizlerde bıraktığı etkilerin neler olduğunu iyi düşünmemiz lazımdır. Ölüm kalım savaşında herkes biraz da kendini düşünmek zorunda kalıyor. Bu nedenledir ki bu çocuklar bir şekilde yalnız kalıyorlar. Filmde işlediğimiz olay yaşanmış bir olaydır.

Filmde oynayan çocuklar sokakta mı yaşıyorlar?Filmde oynayan her çocuğun ailesi var. Diyarbakır’da yaşayan her çocuk filmde anlatılanları bilir ve yaşar. Hiç kimse selpak satan çocuklara uzak değil. Sokak çocuğu dediğimiz zaman annesiz babasız çocuklardan bahsetmiyoruz, sokakta çalışan çocuklardan bahsediyoruz.

Antalya Film Festivali’nde tepkilerle karşılaştınız mı?Tepki dışardan geldi. Sinema salonunda olumlu tepkiler geldi. Öykü yazarımız Evrim Alataş ödül aldı. Bu filmde anlatılan bazı konular Türkiye’de hala tabu. Türkiye’de faili meçhul cinayetlerin devlet güçleri tarafından işlendiğine inanmak istemeyen bir kesim var. Bu kesimin tepkisi ile karşılaştık. 12 Eylül’de yaşananlar da uzun süre kabul edilmedi ama şimdi kabul ediliyor ve bunların yaşandığı söyleniyor. Üzerinden 30 yıl geçti ama cuntacıları ve işkencecileri yargı önüne getiren kimse yok. Toplum bunları konuşmak zorunda.

Filminiz ödül aldı mı?San Sebastian Film Festivali’nde gençlik ödülü aldık. Oradaki seyirciler anlatmak istediklerimizi iyi anladılar. İki çocuğun hayatının oradaki insanlara yakın olduğunu hissettik. San Sebastian’daki gençler, (İspanya’nın Bask bölgesinde bir şehir) Kürdistan’da yaşanan olayların kendilerine yakın gördüklerini söylediler.

Kürt sineması ne durumdadır?Kürt sineması oluşmak üzeredir. Kürtlerin bugünkü statüsü farklı ve çok yönlüdür. Kürtlerin yaptığı sinema henüz bir çizgiye oturmadı. Sinema etnik kalıplara kapatılacak bir olgu değildir. Ben Almanya’da sinemayı öğrendin ve oradan getirdiğim bir sinema dili var. Kürt olarak yaşadıklarım filmlerimi yansıyor. Kürt sinemasına da çok geniş bakmak lazım. Bizim bölünmüşlüğümüz her zaman sinemaya da yansıyacaktır. Diyarbakır’da yetişmiş ve orayı iyi bilen sinemacılar daha çok Kürt sinemasını temsil edeceklerdir diye düşünüyorum.

Sinemaseverlere ve okuyucularımıza bir mesajını var mı?Min Dît filmi, çok zor şartlarda çekildi. Kendinize güvendiğiniz bir hikaye varsa bunu az imkanlarla da olsa çekmek, çekmemekten daha iyidir. Sinemacıların aklında bir proje varsa bunun için senelerce bekleyip büyük paralarla çekmektense daha az bütçe ile bağımsız olarak çekmenin artıları daha fazladır.

No comments:

Post a Comment