Thursday, 22 July 2010

Enfal’in Mezarlığı Bile Yok




Hasan Uşak

1987-88 yılları arasında Güney Kürdistan’da gerçekleştirilen Enfal katliamını yaşamış kadınlar üzerine doktora çalışması yapan araştırmacı ve aynı zamanda şair Dr. Choman Hardi, bilimsel çalışmaları sonrasında ulaştığı bilgileri bizimle paylaştı. Araştırmacı kimliği kadar şair kimliği ile de tanınan Dr. Hardi’nin iki şiiri Britanya’daki tüm orta okulların ders kitaplarına yer alıyor. Hardi, çalışmaları kapsamında çok sayıda Enfal kurbanı ile görüştü ve çalışmalarının sonuçlarını yakında piyasaya çıkacak olan “Gender and Genocide (Cinsiyet ve Jenosit)” adlı kitabında topladı.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?Ben sürgün bir Kürt kadınıyım. Benim tüm hayatım sürgünde geçti. 1974 yılında Süleymaniye’de doğdum ve bir kaç ay sonra ailem İran’a göç etmek zorunda kaldı. 5 yıl İran’da kaldım ve sonra yeniden Güney Kürdistan’a döndüm. Saddam Hüseyin’in Kürtler’e karşı kimyasal silah kullandığı yıl olan 1988’de 14 yaşındaydım ve bir kez daha İran’a gitmek zorunda kaldım. 1991 yılında İstanbul’da kaldım. 1993 yılında da Britanya’ya geldim. Burada kaldığım süre içinde iki yıl eğitim ve araştırmalarım için İsveç’te kaldım. Yaklaşık iki yıl kadar da araştırma çalışmalarım için Paris’te kaldım.

Hayatım çeşitli yerlerde geçti, benim için mekan her zaman değişti ama üretken olmayı her zaman esas aldım ve bunu her yerde yapmaya çalıştım.

Kürdistan’da hayat çok zordu ve bizler sürekli baskılardan, operasyonlardan kaçmak zorunda kalıyorduk. Britanya’ya geldiğimde 8-9 yıl kadar Kürt değerlerinden uzak durmak ve daha çok İngiliz kültürü ile yaşamak istedim. Ancak bir süre sonra yeniden Kürt değerlerine yakın olmak istedim ve onları yaşamak istedim.

Neden?Britanya’da göçmen bir kadındım ve çok sayıda benim gibi kadın vardı. Bunların önemli bir kısmı eşlerinin yanında buralara kadar gelmişlerdi ve bazıları da sonra bin bir zorlukla buraya kadar ulaşmışlardı. Bu konuyu ele almak istedim ve araştırmalar yapmak istedim. İlticacı Kürt kadınları konulu doktora çalışması yaptım. Kendimle diğer kişiler arasında çok fark gördüm. Kadınların ne yaşadıklarını anlamak istedim. Bazıları istediği özgürlüğü ve hakları elde edebiliyordu ama bazıları ise ‘namus’ adına burada öldürüldü. Kürdistan’da herkes için standart bir yaşam var. Okula gidilir, evlenilir, çocuk sahibi olunur gibi. Avrupa’da daha fazla hak ve imkan var. Bu imkanlardan yararlanmak isteyen kadınlar kendi toplumları ile sorunlar yaşamaya başlıyorlar. Kadınların bu imkanlardan ne kadar yararlandıkları ve bundan nasıl faydalar ve zararlar gödüklerini anlamak istedim. Kürt kadınları ile görüşmeye başladım ve konuyu incelemek için harekete geçtim.

Enfal konusunda da araştırmalar yaptınız mı?Enfal olduğu zaman ben Kürdistan’daydım. Şehirde yaşadığımdan dolayı çok fazla etkilenmedim. İran’dayken de Enfal ile ilgili çok hikayeler dinledim. Bu hikayeleri Britanya’ya göç etmiş kadınların hikayeleri ile bir araya getirdiğimde şiddetin toplum yaşamı ve kişiler üzerindeki etkilerini incelemek gerektiğine inandım. Kürdistan’ın diğer parçalarında da bulundum ve Kürtlerin sosyal yapısı konusunda farklılıklar da olduğunu gördüm.

Kürtler arasında nasıl farklar var?Ben Doğu Kürdistan’da kaldım, Küzey Kürdistan’da da kaldım. ‘Namus’ cinayetleri daha çok Güney Kürdistan’lı Kürtlerde var. Irak hükümeti ve politikalarının bunda büyük etkisi var. Kürtler hep şiddetle yüz yüze kaldılar ve bazende şiddet uyguladılar.

Araştırmalarınız böyle bir düşünceden sonra mı başladı?Bir Kürt televizyonunda izlediğim Enfal programının da büyük etkisi oldu. Ve bir kurumdan fon alarak araştırmaya başladım. Önce kendime sorular sordum , ‘Ben kimim ve ben neler yaptım’ gibi. Diğer yandan şiirler yazdım. Bunların hepsi bir biri ile ilgilidir. Babam Soranice yazan ünlü bir (Ahmed Hardi) şairdi. Her zaman evimizde şiir vardı. İran’da kaldığım zamanlarda Fars şiirlerini okumaya başladım. Şiir yazmaya da buraya geldikten sonra başladım.

Enfal araştırmaları sizi zorladı mı?Enfal üzerine çalışmak benim için çok zor oldu. Psikolojik açıdan da beni çok zorladı. Çoğu kadın olmak üzere çok sayıda Enfal kurbanı ile görüştüm ve onların hayatlarının nasıl harap edildiğini, nasıl hayal kırıklığı yaşadıklarını dinledim.

Kadınlar çok daha etkilendi... Enfal’da daha çok erkekler öldü. Kadınlar ise çok sayıda çocukları ile kendi başlarına kaldılar ve bu kadınların hepsi de eğitimsizdi. Kadınlar köylerini terk etmek zorunda kaldılar ve şehirlere geldiler. Bu kadınlar kendi başlarına hayatlarını kazanmak zorundaydılar ve çocuklarına da bakmakla mükelleftiler. Eşi olmayan kadınlara Kürdistan’da başka gözlerle bakılır, hem korumasızdılar hem de erkekler için kolay birer hedef durumundaydılar. Bence kadınlar diğerlerinden daha çok acı çekti.

Çocukların durumu?Çocukların çoğu Saddam rejiminin kamp adını verdiği cezaevlerindeydiler. Kadınlar ve çocuklar Arabistan sınırında kurulan bu cezaevlerinde tutuldular ve orada aç kaldılar, salgın hastalıklar türedi, çok sayıda çocuk hayatını kaybetti. Bir kampta kadınların anlatımlarına göre siyah bir köpek bulunuyormuş ve ölen çocukların cesetlerini bu köpeğe yediriyorlarmış. Germiyan bölgesi var. Adından da anlaşılacağı gibi sıcak bir bölge. Orada Enfal’dan sonra bir çocuk doğuyor ve o çocuk 10 yaşlarındayken siyah köpek ile ilgili rüyalar görüyor. Çünkü bu siyah köpek hikayesi dilden dile dolaştı ve o günleri görmeyen çocuklar dahi fazlasıyla etkilendiler. İnsanların cesedini yiyen siyah köpek geçmiş günlerin bir sembolü olarak yeni nesillere aktarıldı.

Kadınlar hala çocuklarının ve eşlerinin öldüklerine inanmıyorlar. Çünkü onların bir mezarı yok. Halepçe’de ölenlerin mezarları var ama Enfal’ın mezarlığı yok. Kayıp olanların bir gün geleceği bekleniyor. Saddam rejimi yıkılmadan önce kayıpların cezaevlerinde olduğu ve bir gün dönecekleri beklendi ama Saddam rejimi yıkıldıktan sonra cezaevlerinden bekledikleri kişiler dönmediler.

Araştırmalar sonunda hangi noktaya vardınız?Bu çalışmalarımı bir kitapda topladım ve yakında piyasaya çıkacak. Gender and Genocide (Cinsiyet ve Jenosit) başlığındaki kitap İngilizce olarak yayınlanacak. Kitabın bir bölümünde Enfal’in bir soykırım olup olmadığı sorunu irdeliyor. Diğer bölümlerde de kadınların durumunu analiz ediliyor. O günleri yaşayan kadınların çoğu bir çok hastalığa yaklandı, psikolojik sorunlar yaşadı. Kadınların Enfal sonrası yaşamlarını da ele alıyor.

Ulaştığım önemli sonuçlardan biri şöyle: Enfal, kadınların erkeklerden daha güçlü olduğunu kanıtladı. Hiçbir eğitimi ve iş deneyimi olmayan bu kadınlar Enfal sonrasında ayakta kalmayı başardılar, şehirlere yerleştiler, ev yaptılar, çalıştılar, çocuklarını büyüttüler. Bu kadınların çoğu yeniden evlenmedi.

Peki neden?Bir çok nedeni var. Her şeyden önce evlenmeleri durumunda yeni eşleri çocuklarını kabul etmezdi. Toplumsal yargılar da çok etkili oldu. Eşi ölen kadının evinde kalması yönündeki sosyal baskı da etkili oldu. Bir diğer önemli neden, kadınlar hiç bir zaman kendi başlarına kalmadı ve hep eşlerinin hükmü altındaydılar. Enfal sonrası ise kadınlar eşsiz yaşanabileceğini gördüler ve kendilerine güven kazandılar. Kendilerini karar verir durumunda gördüler ve yeniden bir eşinin hükmü altına girmek istemediler.
Diğer bir realite ise çok sayıda kadın vardı, erkeklerin sayısı azdı. Erkekler de bu durumdan son derece yararlandılar birden fazla kadınla evlendiler ve her seferinde daha genç olanlarla evlendiler. Bazı kadınlar yeniden evlenmek için imkan bulamadı bazıları da bir daha evlenmemeye karar verdi.

Tuesday, 20 July 2010

Az İmkan Ama Çok Emek



Hasan Uşak

Ax’, ‘Fotoğraf’, ‘Dur’, ‘Güneşe Yolculuk’ ve ‘Bahoz’ filmlerin yönetmeni Kazım Öz, yaptıkları filmlerde az imkan buna karşılık çok büyük emekler sarfedildiğini dile getiriyor. Geçtiğimiz ay gerçekleşen Londra Kürt Film Festivaline katılan yönetmen Öz, sinema öyküsü ve ‘Bahoz’a (Fırtına) dair sorularımızı yanıtladı.

Sinemaya başlama öyküsünü kısaca anlatır mısınız?Ben Dersim’liyim ve 18 yaşıma kadar orada yaşadım, sonrasında üniversite eğitimi için İstanbul’a gittim. Öğrenciyken Mezopotamya Kültür Merkezi’nde (MKM) çalışmaya başladım. Orada tiyatro çalışmalarında bulundum. Oyucunluk ve reji yaptım. 1996 yılında da bir sinema kollektifi oluşturduk ve o günden beri de orada çalışıyorum. Üniversitede inşaat mühendisliğini okudum, sinema üzerine master yaptım ve şimdi de doktoramı bitirmek üzereyim. Sinemaya ilgim MKM ile başladı. Üniversitedeyken de politik bir kimliğim vardı. Sanatta biraz daha kendimizi geliştirmek, sosyal olarak gelişkin olmak için ilerletilmesi gereken bir alan gibi geldi bana. Yani başlarda biraz politik bir ihtiyaç gibi geldi ama, zamanla daha yerine oturdu.

Yani sinema geçmişiniz yoktu...Sinemacılık yapmaya karar verdiğimde sadece iki tane film izlemiştim. Tiyatro yapmaya karar verdiğimde de hiç tiyatro oyunu izlememiştim. Kendiliğinden gelişti.

Peki bu kadar başarıyı nasıl gösterebildiniz?Bu yaşadığım hayat veya Kürtlerin durumu ile ilgili olabilir. Kürtlerin politik atmosteri ile ilgili olabilir. Sinemacılığın gelişmesinde MKM’nin bir rolü var. Geçmiş bir tecrübem olmamasına rağmen sinemacılığı tanıdıktan sonra ben bir hayli ilgi gösterdim ve ilk üç dört yılda bir üniversite eğitim kadar çalışması yaptım. Bunların hepsinin katkısı vardır.

İşlediğiniz konuların çarpıcı olması mı size başarı getiriyor, yoksa sizin konuyu işleme tarzınız mı başarı getiriyor?Konular kolay kolay başarı getirmez. Bir ifade tarzı yakalamadıktan sonra sanatta pek başarı gösterilemez ve uluslararası alanda kabul görmek de kolay değildir.
Sorunlar her zaman her yede var ama, sanat hep gelişmeyebilir. Sanatın kendine özgü bir doğası, bir yasası vardır. Belki biz bunları tam yakalayamadık ama yaklaştık ve zaman zaman da yakalıyoruz.

Çalışmalarınızı çok az bir imkanla yapıyorsunuz ve büyük başarı sağlıyorsunuz bunun nedeni nedir?Çok az imkanla ama, çok büyük emekle yapıyoruz. Bu emeklerin uzaktan görülmesi zordur. Ben Fırtına (Bahoz) filmine harcadığım emeği hayatım boyunca hiç bir şeye harcamadım. Bana göre Türkiye’de hiç bir yönetmen bu kadar enerji harcamamıştır. Aylarca süren bir çalışmada çoğu gün bir kaç saat uyuyabildim. Çok uzun zaman masa başında oturdum. Birçok çalışmayı kendimiz yaptık.
Fırtına filmi normal şartlarda bir kaç milyon Euro’luk harcama gerektirir ve biz bunu 400 bin Euro’ya mal ettik. Maddi nedenlerle eksik kalan kısımları biz daha çok emekle ve özel çabalarla kapattık.

‘Fırtına’ filminde gerçekten de fırtınalı bir dönemi işlediniz. Üniversitelerin örgütlenme alanına çevrildiği ve öğrencilerin sürekli kırsala taşındığı bir dönem ekrana aktarılıyor. Film nasıl bir tepki aldı?Yeni gelişen Kürt sinemasında daha çok bir trajedi işleniyor, acılar dile getiriliyor. Türkiye sinemasında politik kimlikli şahsiyetler genelde yenilen, kaybeden, sonunda umutsuzluğa kapılan ve yenik bir ruh hali ile gösterilir. Fırtına filmindeki en büyük farkı ben burada görüyorum. Eksikler, zaafiyetlerlerine rağmen mücadele ediyorlar ve bunun heyecanını duyuyorlar. Bunun karşılık bulduğunu düşünüyorum. Türkiye’de milliyetçi çevreler tarafından sert tepki gösterildi. Genel seyircilerin filmi heyecanla izlediklerini gözlemledim.

Neden Fırtına (Bahoz) ismini kullandınız?Çünkü fırtına serttir, denegeleri bozar, insanları savurur, insanları değiştirir. Doğadaki fırtına olayına da çok benziyor.

Fırtına filmi Kürt sinemasının neresinde duruyor?Fırtına ile yeni bir sayfa açtığımızı düşünüyorum. Biraz uzun olduğu için seyirciyi biraz da zorluyor. Bahsettiğim karakterlerde de görüleceği gibi bir politik hikaye ve sinemagrofik bir dilden vazgeçmedik, bir estetik arayışı var. Bu iki dengeyi yakaladığımızı düşünüyorum ve Kürt sineması için bir referans olacağını düşünüyorum. Bu konuda film yapmak isteyenlerin Fırtına’yı aşmaları gerekecektir.

Genel olarak Kürt sineması hakkında ne düşünüyorsunuz?Bir Kürt sinemasının doğduğundan bahsedebiliriz. Bir çocukluk aşaması olarak değerlendirmek lazımdır. Daha rotası belli olmayan bir çocuk, anlayışı tam oturmamış, kendi kökleri üzerine tam oturmamış bir çocukluk dönemi olarak görüyorum. Kürt sineması daha iyi olacaktır çünkü arkasında bir halk hareketi bir aydınlanma, dünyayı değiştrime çabası vardır.

Kürt sineması derken sadece Kuzey Kürdistan’dan behsetmiyorum. Diğer parçalar ile de ortak bir çalışma var mıdır? Tabii bir kopukluk var. Kürt sineması tam olarak kendi dilini bulamadı henüz. Sinema da Kürtlerin hikayesi gibi çok parçalandı. Her parçadaki sinema parçasının etkisinde kaldı. İran’daki sinema İran’ın etkisinde, Türkiye’de Türkiye’nin etkisinde kaldı. Biraz kendi kültürel köklerinden uzak olduğu için şimdilik bir ortaklık bulmak çok zor ama, ideolojik bir mücadele var ve bu kendi yolunu bulacaktır.

Fırtına filminde tüm Kürtler kendilerini bulabiliyorlar mı?Fırtına’yı izleyen Türkiye sol hareketi kendilerini biraz buldular. İran’da öğrenciler şu anda biraz Fırtına’daki hikayeyi yaşıyorlar. Suriye’de Kürt öğrenciler benzer bir durumu yaşıyorlar. Bence ele aldığımız konu evrensel bir Kürt hikayesi sayılır. Ancak biraz içe dönük olan yanları da var.

Kürdistan’ın diğer parçalarındaki sinemacılarla ilişkileriniz var mı?Çoğu ile kontağımız var. Kürt film festivalleri bu anlamda iyi olanak yaratıyor. Bu tür çalışmaları geliştirmek gerekiyor. Bu vesile ile biz bir birimizi daha iyi anlıyoruz ve daha ortak noktalar yakalayabiliyoruz.

Kürt sineması için ortak bir platform mümkün müdür?Çok katı olmamak ve bir birini çok baskılamamak kaydıyla ve özgür bir ilişki biçimi ile bir ortaklaşma olabilir ama, tersi olursa Kürt sineması önünde engelleyici olur. Bizde kurumlaşmalar hem çok gerekli hem de çok tehlikeli. Kurumlar bazen gelişmemenin nedeni de olabiliyorlar. Demokratik kurumlaşma olmadıkça objektif olarak sanatın gelişmesi önünde engel oluyor.

Londra Kürt Film Festivali’ne katıldınız, festivali nasıl buldunuz? Farklı yerlerden çok sayıda filmin gelmiş olması çok olumlu. Bunun korunması lazım ancak biraz daha seçici olmak gerekiyor. Seyircimiz yeni oluşuyor ve hassas davranmak lazımdır. Burada 127 değilde 40 tane film ile çok daha iyi bir atmosfer yakalanabilinirdi. Panel ve tartışmalar biraz eksik kalıyor. Atölyeler keşke olabilseydi.

Uluslararası nitelikleri olan bir Kürt filmi yapılacak mı?Aslında bir konu iyi anlatıldığında kendiliğinde uluslararası olacaktır diye düşünüyorum.

İzleyiciye son mesajınız nedir?Alternatif devrimci sinema kendi seyircisi ile birlikte sinemayı yaratacaktır. Filmlerimizin doğru yerde ve zamanda izlenmesini ve doğru tartışmalara katılmalarını istiyoruz.

Saturday, 17 July 2010

Yönetmen Çayan Demirel, “Dersimliyim ve Kürdüm Dolayısıyla Dertlerim ve Acılarım Var”

Hasan Uşak

Dersim 38 ve 5 Nolu Cezaevi belgeselleri ile Kürt halkının yaşadığı acıları beyaz perdeye aktaran yönetmen Çayan Demirel neden belgesel film yapmayı terchih ettiğini anlattı. Sinemacılık eğitimi almamış olan yönetmen Kürtlerin yaşadıkları acıların belgelenmesi gerektiğine inanarak yola çıktı ve iki önemli konuyu beyaz perdeye aktararak başarı kazandı. Çayan Demirel ile belgesel filmler ve Diyarbakır Cezaevi üzerine konuştuk.

- Kendinizi kısaca tanıtırmısınız?
1977 Dersim doğumluyum. Yoksul bir ailenin çocuğuyum ve ailemiz ekonomik nedenlerden dolayı 1960’lı yıllarda İstanbul’a göç ettiler ve ben İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. Benim ilk belgesel çalışmam Bilim Felsefesi Yılmaz Güney’in biyografisi üzerine oldu ve bunu bir grup arkadaş ile yaptım. Daha sonra Dersim 1938. Şimdi de 5 Nolu Cezaevi belgeselini yaptım.

- Sinemacılığa neden ilgi duydunuz?
Ben sinemacılık eğitimi almadım. Yılmaz Güney’in biyogrofisi üzerinde çalışken tarihi olayların kayıt altına alınıp arşivlenmesi gerekir diye bir fikir oluştu bende ve sonra bu kayıtları nasıl yaparız diye düşündüm. Bazı arkadaşlarında yardımı ile Yılmaz Güney ile ilgili bir belgesel yaptık. Bu çalışma bende dertlerimi belgesel yolu ile anlatırım diye bir kanı oluşturdu ve yola koyuldum. Belgesel film yapmak benim için bir hedef değil bir araçtır.
Dersimliyim ve Kürdüm. Dolayısıyla benim dertlerim ve açılarım var. Cumhuriyet tarihi boyunca red edildik. Bu red edilme kültürüne karşı bir hesaplaşma kültürünün gelişmesi gerekiyor. Bizim bir tarihimiz var ve bu tarihi yazmak da benim gibi insanlara düşüyor. Yaşadığım acılara ve kendi tarihime sahip çıkabilmek için belgesel alanı ile buluştum.
- Dersim Katliamı ve Diyarbakır Cezaevi Kürtlerin iki acılı noktasıdır neden bu olayları seçtiniz?
Bunlar çok önemli olaylardır ve bunları biraz geriden alıp anlatmak gerekiyordu. Osmanlı’da bir millet sistemi vardı ve bu sistem içinde Beylikler ve Derebeylikler halinde özerk yaşıyorlardı ve kendi bölgelerine hakimdiler. Ancak Türk ulus devletinin oluşması ile beraber Kürtler yok sayılmaya ve Türkleştirme hareketı başladı. Çok ağır asimilasyon politikası yürütüldü ve bunu en belirgin noktalarından biri 1938 Dersim’dir. Bu olay sistemin deşifresi anlaımdan çok önemlidir. Daha sonraki yıllarda bu olaylar devam etmiştir 1980 ve Diyabakır cezaevi de sistem içinde önemli bir duraktır.
- Diyarbakır Cezaevi ile ilgili çekimlerinizde zorluk ile karşılaştınız mı?
Dersim 38 belgeselim yasaklandı Cezaevi ile ilgili çekimlerinden önce bazı kaygılarım vardı. Acılara sahip çıkmak için çekinceleri bir kenara bırakmak gerekiyordu. Ancak bir bire ciddi bir sıkıntı ile karşılaştığımı diyemem. Tabi Türkiye’de resmi ideoloji dışında iş yapmak devletin çeşitli yaptırımları ile karşı kaşıya gelmek demektir. İsmail Beşikçi yazdıkları nedeniyle 17 yıl cezaevinde yatmıştır. Bu sorunları bilip yine bu işleri yapmaya kalkışmak zaten başlı başına bir engeldir.
- Zorlandığınız konu oldu mu?
Her iki çalışmada da en çok zorlandığım konu arşiv malzemesi bulamamaktı. Kürtlerin arşivlemek gibi bir gelenekleri yok. Diyarbakır cezaevi çok önemlidir insanlar feda ruhuyla çeşitli eylemler gerçekleştirdiler ama onların doğru düzgün bir tek fotografları bile yok. O dönem cezaevinde şehit düşmüş olanların aileleri ile diyalog devam etmiyor. Ayrıca bir eleştiri de yapmak istiyorum. Diyarbakır cezaevi Kürtler arasında bir ayrıklıkta yaratmış durumdadır. Bundan sıyrılmak gerekiyor çünkü Kürtlerin orada yaşadıkları acılar var. Kuşkusuz orada direnenler var ve bunlar biliniyor. Bunu bize yaşatan bu egemen sistemdir ve onun karşısında biz yek vucut olmak zorundayız.
- Cezaevinde yatmış kişilerle konuştunuz ve onlar sık sık geriye gittiler ve yaşadıkları acıları anlattılar bunlar sizi duygusal anlamda ne kadar zorladı?
Çok zorladı. O durum karşısında kayıtsız kalamam çünkü o acı benim acımdır ve psikolojim ondan etkilendi. Ondan sıyrılmak mümkün değildir. Belgesel yapmanın bir gereği olarak onun dışına çıkıp dışardan objektif olarak da bakmak önemlidir. Tabi ben bu olayda tarafın ancak bunu yaparkende duygusallığa kaçmadan yapmak lazımdır. Bu benim serüvenimdir benimle çalışan Türk arkadaşlar bundan benden daha fazla etkilendiler. Yaşanan işkenceler gece onların rüyalarına giriyordu.
- Zindanda yaşayanlar belgeseli yumuşak mı buldular?  
Olayı yaşayanlar yumuşak buldular. Zaten oraya yaşanan her şeyi yansıttığım kanısında değilim. 150 saatlik çekim yaptım ve bunu 97 dakikalık bir belgelese sığdırdım. Diyarbakır cezaevi üzerinden 30 küsür yıl geçti Dersim olayı üzerinden daha uzun bir zaman geçti ama bunlar üzerine yapılmış bir belgesel çalışması yok. İlk yapmanın getirdiği bazı sıkıntılar var. Bundan sonra bu çalışmayı yapanlar bu belgesel üzerinden devam edeceklerdir.
- Sizce bir film gerçeğe yakın bir anlatım gücünü gösterebilir mi?
Mümkün değildir. Çünkü anlatıcılar bile anlatılarının ortamı tam verdiği kanısında değillerdi. Bende ondan alıp aktarıyorum ve o gerçekliği bire bir yansıtabilmem çok mümkün değildir. Bir fareyi yiyen adamın psikolojini ben hissedemem ya da yaşatamam. Ama yaşayan onu hisseder. Bu filmler bu işin mahdurlarına yapılmaz bu tür filmler kamuoyuna yapılır, deşifresi için halka sunulur. Cezaevinde yatanlar beni affetsinler. Ben kendi adıma kendi tarihime sahip çıkabilme yetisini göstermeye çalışıyorum.
- Siz Antalya film festivaline katıldınız ve ödül aldınız. Bu konuda ne diyeceksiniz?
Ödülün benim için çok bir anlamı yok. Şöyle bir anlamı var düne kadar red edilen bu olayların Türkiye’nin en popüler festivalinden ödül alması ve bu anlamda tartışmaya sunuluyor olması beni sevindirdi. Tabi kimsenin bir lütfü değildir.  Kürt halkının mücadelesi ile olan bir durumdur.
- Kürtçe film yapma projeniz var mı?
Şimdilik öyle bir projem yok ama Kürtçe film yapmak her zamanki arzumdur.
- Türkiye’de nasıl tepki gördünüz?
Türkiye’de bu insanların neden cezaevinde olduğu soruldu. Bunu milletçi kesimler sordular.tabi onlar kendileri ile karşılaşmamak için yapılanların hak edildiği noktasına getirmek istediler. İnsan hakları ile insandır, tutuklu da olsa insanlık dışı muamele görmemelidir. Kimseye yaptığı işlerden dolayı fare yedirilemez.
- Kürt sineması ne durumdadır?
Ben Kürt sinemacısımıyım bilmiyorum, çünkü sinema demek o dille hitap etmeyi gerektirir. Ben Kürtlere ilişkin çalışmalar yapıyorum ama Türkçe olarak yapıyorum.
- Genç sinemacılara bir diyeceğiniz var mı?
Bizde en büyük eksiklik yaşananları kayıt altına almamaktır. Bizim yazılı tarihimiz yoktur. Düne kadar böyle bir halk yoktu şimdi var. Gençlerin geçmişe ilişkin ne varsa kaydedip bir şekilde ürüne dönüştürmeleri gerekiyor. Bizi biz yapan değerleri kayıt altına almazsak zamanla yok olacaklar. Ben annemin dilini bilmezsen çocuğuma nasıl aktaracam bunu.