Tuesday, 22 June 2010

Amedli Çocuklar Bilir ve Yaşar




Hasan Uşak

Yaptığı ilk uzun metrajlı filmi ‘Min Dît- Gördüm’ ile ‘çocuk ve sokak’ gibi önemli toplumsal bir sorunu beyaz perdeye aktaran genç yönetmen Miraz Bezar (37), “Amed’te yaşayan her çocuk filmde anlatılanları bilir ve yaşar” diyor. Şu anda Almanya’nın başkenti Berlin’de yaşayan Bezar ile Amed’te yaşayan çocukların sosyal ve siyasal sorunlarını konuştuk. Bir olaya dışarıdan bakmak ile içeriden bakmak arasında çok fark olduğune belirten Bezar, Kürt sinemasının ise bir oluşum aşamasında olduğunu söyledi. Filmi yapmak için kafanızda bir proje var mıydı?Diyarbakır’ı duyduğunuz zaman savaş ortamı ve yoğun faili meçhuller akla gelir. Bu konuda yazılmış çok sayıda kitap ve haberler var. Berlin’den yazmaktansa oraya gidip insanların hikayelerini bire bir dinlemek ve o hikayelerden yola çıkarak karar vermenin daha doğru olacağını düşündüm ve 2005 yılının sonlarında Amed’e taşındım. Filmin ana konusunu gazeteci yazar Evrim Alataş ile oluşturmaya çalıştık. Yaptığımız araştırmalar ve dinlediğimiz hikayelerden yola çıkarak bir senaryo geliştirmeye başladım. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra da film için para aramaya başladık. Düşük bütçe ile bir film yapmayı anladığım an hazırlıkları başlattık çekimlere başladım.

Berlin’den gördüğünüz Amed ile Amed’in kendisi arasında nasıl farklar vardı?Sinemacı olmanın en güzel yanı bir yere gidip insanlarla tanışmak, hayat ile tanışmak, aileler ile tanışmak çok özel andır. Hayat sanıldığından daha çok sert ama gittiğinizde beklemediğiniz şeylerle de karşılaşıyorsunuz.

Ne gibi?Gerçek hayatın çok sert olduğunu görebiliyorsunuz. Öte yandan insanların ne kadar hayata, aile yapısına bağlı olduğunu da görebiliyorsunuz. Bunu kitaptan okursanız ya da birinden dinlerseniz farklı olur ama Diyarbakır’da yaşarsanız farklı olur. Ailelerin arayışlarını da görebiliyorsunuz ve bir yer edinme çabaları var. Mesela benim filmde oynayan çocuğun babası oğlunun fazla sokakta kalmaması için olağanüstü çaba sarfediyordu. Çocuklarını demokratik kitle kuruluşlarının etkinliklerine gönderiyorlar, bazı kurslara gönderiyorlar. Ancak bunu yapabilecek bilince sahip olmayan aileler de var ve onlar bir süre sonra çocuklarını kaybettiklerini anlıyorlar. Onlarda artık sokak özgürlüğüne, sokağın onlara verdiği özgüvene bağlılıkları oluşuyor. Çocuklar kriminal suçlar işleseler de içinde oldukları gruptan dolayı bir güven duygusu kazanıyorlar.

Kimlik arayışı mı var?Zaten hayat zor ve çocukların bir yerde tutunacakları bir yerlerinin olması lazım. Ya aile bilinçlidir çocuklarını bir biçimde sokaktan uzak tutmaya çalışırlar ya da aile nasıl baş edeceğini bilemez ve çocukları kendi başlarına kalırlar. Çocuklar bir şekilde var olacakları bir ortam ararlar ve bunu gruplaşarak yakalamaya çalışırlar. Kimlik arayışına girerler. Bu kimlik politik kimlik olabilir, bir kap kaçcı grubun üyeliği olabilir. Bunu yadırgamıyorum çünkü gerçekten de bir kimlik arayışı var. Bunu 2006 yılındaki sokak eylemlerinde de görebiliyoruz. Çocuklar kontrolsüz bir şekilde şehri alıkoymuşlardı. Çocuklarda o kadar büyük kin, şiddet duygusu var ve onu nereye doğru yönelteceklerini bilmiyorlar.

İnsanlar yaraları ile yaşıyor

Bu kin ve öfke nereden kaynaklanıyor?Diyarbakır’da yaşayanların tanık oldukları bir şiddet tarihi var. 1990’lı yılları ele alırsak faili meçhulleri görmüştür, işsizliği görmüştür, çarpık kentleşmeyi görmüştür, parasızlığı görmüştür. Bunların hepsi birer politik baskı unsurudur. Kürt olmanın getirdiği baskılar var ve çocuklar bunların hepsini yanında taşıyor. Bunu iki yaşındaki çocuk bile hissediyordur.

Dışarıdan bakma ile içeriden bakma arasında da büyük fark var. 1990’lı yıllarda ben dışarıdan baktığımda yaşanan faili meçhullerin Diyarbakır üzerinden bir iz bıraktığını hep düşünürdüm ama oraya gittiğizde şaşırdığınız bir olayda hayatın devam ettiğidir. Bir şekilde kanıksandığını hissediyorsunuz. Mağdurlar ile onları mahdur edenler hala iç içe yaşıyorlar. JİTEM mensupları hala orada ve herkes nerede olduğunu da biliyor. Kanıksayıp hayatlarına devam etmeleri lazım. Bu beni tamamen şaşırttı. Yaralar tedavi edilmeden hayat devam ediyor ve yeni yararlar açılıyor. Kanıksamak durumunda kalıyorlar. çünkü onların hikayelerini dinleyen kimse yok.

Düşünün bir halk yıllarca yürüyüşlere gidiyor, Kürtçe konuştuğu zaman hemen bir darbe yiyiyor. Vedat Aydın olayında olduğu gibi hemen katlediliyor. Bunlar halk üzerinde derin izler bırakıyor. 1990’lı yıllarda insanlar yürürken arkalarına bakmak zorundaydılar ve karanlık çöktüğünde sokağa çıkamazlardı. Bu insanın psikolojisinde çok etki bırakmıştır ve bugün konuşulmasa bile yaralar hala duruyor. Ama hayat devam ediyor ve bu insanı çok şaşırtıyor.

Filmin konusu gerçek bir olaydan mı uyarlandı?Ana hikaye evet. Filmin içinde bir çok unsur var. Mesela hayat kadını ile fuhuş anlatılıyor, sokak çocukları anlatılıyor, JİTEM’cinin özel hayatı anlatılıyor ama bizim ana konumuz ana ve babasını kaybeden iki çocuğun tek başlarına kalışı ve bu süreçte küçük kardeşlerini kaybetmeleri gerçek bir hikayeye dayanıyor. Bu konuda bazı eleştiriler oldu ve dediler ki politik bir ailenin çocukları bu kadar yalnız bırakılmazlar diye. İnsanlar hayat mücadelesi verirken bir birimizi düşünemez hala geldik. Savaşın bizlerde bıraktığı etkilerin neler olduğunu iyi düşünmemiz lazımdır. Ölüm kalım savaşında herkes biraz da kendini düşünmek zorunda kalıyor. Bu nedenledir ki bu çocuklar bir şekilde yalnız kalıyorlar. Filmde işlediğimiz olay yaşanmış bir olaydır.

Filmde oynayan çocuklar sokakta mı yaşıyorlar?Filmde oynayan her çocuğun ailesi var. Diyarbakır’da yaşayan her çocuk filmde anlatılanları bilir ve yaşar. Hiç kimse selpak satan çocuklara uzak değil. Sokak çocuğu dediğimiz zaman annesiz babasız çocuklardan bahsetmiyoruz, sokakta çalışan çocuklardan bahsediyoruz.

Antalya Film Festivali’nde tepkilerle karşılaştınız mı?Tepki dışardan geldi. Sinema salonunda olumlu tepkiler geldi. Öykü yazarımız Evrim Alataş ödül aldı. Bu filmde anlatılan bazı konular Türkiye’de hala tabu. Türkiye’de faili meçhul cinayetlerin devlet güçleri tarafından işlendiğine inanmak istemeyen bir kesim var. Bu kesimin tepkisi ile karşılaştık. 12 Eylül’de yaşananlar da uzun süre kabul edilmedi ama şimdi kabul ediliyor ve bunların yaşandığı söyleniyor. Üzerinden 30 yıl geçti ama cuntacıları ve işkencecileri yargı önüne getiren kimse yok. Toplum bunları konuşmak zorunda.

Filminiz ödül aldı mı?San Sebastian Film Festivali’nde gençlik ödülü aldık. Oradaki seyirciler anlatmak istediklerimizi iyi anladılar. İki çocuğun hayatının oradaki insanlara yakın olduğunu hissettik. San Sebastian’daki gençler, (İspanya’nın Bask bölgesinde bir şehir) Kürdistan’da yaşanan olayların kendilerine yakın gördüklerini söylediler.

Kürt sineması ne durumdadır?Kürt sineması oluşmak üzeredir. Kürtlerin bugünkü statüsü farklı ve çok yönlüdür. Kürtlerin yaptığı sinema henüz bir çizgiye oturmadı. Sinema etnik kalıplara kapatılacak bir olgu değildir. Ben Almanya’da sinemayı öğrendin ve oradan getirdiğim bir sinema dili var. Kürt olarak yaşadıklarım filmlerimi yansıyor. Kürt sinemasına da çok geniş bakmak lazım. Bizim bölünmüşlüğümüz her zaman sinemaya da yansıyacaktır. Diyarbakır’da yetişmiş ve orayı iyi bilen sinemacılar daha çok Kürt sinemasını temsil edeceklerdir diye düşünüyorum.

Sinemaseverlere ve okuyucularımıza bir mesajını var mı?Min Dît filmi, çok zor şartlarda çekildi. Kendinize güvendiğiniz bir hikaye varsa bunu az imkanlarla da olsa çekmek, çekmemekten daha iyidir. Sinemacıların aklında bir proje varsa bunun için senelerce bekleyip büyük paralarla çekmektense daha az bütçe ile bağımsız olarak çekmenin artıları daha fazladır.

Tuesday, 15 June 2010

Nurhaklardan Alplere Bir Efsane



Hasan Usak

Hayatını gerilla hareketlerine yardım ederek ve mesleği arıcılık ile geçiren 63 yaşındaki İbrahim Gezer ile İsviçre Alplerinin zirvelerinde görüştük. 20 yaşından arıcılık yapmaya başlayan İbrahim Gezer 1970’li yılların ilk yarısında Sinan Cemgil ve arkadaşları ile Nurhak’larda dolaştı. 1989 yılında hayatına giren Kürt gerillaları ile kader ortaklığı yaşadı ve Kürt Özgürlük davasının bir neferi oldu. Bir çok Kürt gibi Kürdistan’dan ayrılmak zorunda kalan Gezer, 10 yıldır İsviçre’de sürgün yaşıyor. Nurhaklardan başlayıp Alplere uzanan öyküsünü Kandil’e kadar uzatmak isteyen Gezer ile konuştuk.

Elbistan Nurhaklardan sizi buraya İsviçre Alplerine getiren neydi?


Eskiden bizim dağlarımızda Türk solu vardı ve ben onlara yardım ederdim. Daha sonra PKK gerillaları geldi ve onlarla tanıştım. Birçok Kürt insanında olduğu gibi bende onlara sempati duydum. Ben Kürt gerillalarına elimden gelen her türlü yardımı yaptım. Bu nedenle de devletin hakaret ve zulmü ile yüz yüze kaldım. İsviçre’ye kadar sürgün gelmek zorunda kaldım.

Nasıl zulümler gördünüz?

Benim bir kızım gerillada şehit oldu. Bir oğlum gerilladadır. Beni gözaltına aldılar ve ajanlık dayatmasında bulundular ve bunu kabul etmemem durumunda da ölümle tehdit ettiler. Sonra beni bıraktılar ve takip etmeye başladılar. 1993 yılında Mehmet Vural adında biri gerilla birliğinden kaçtı ve itirafçı oldu. Benim gerillaya yardım ettiğim üzerine ifade verdi.

Sonra..?

Taş üzerinde taş bırakmadılar. Her şeyimizi yerle bir ettiler. Ben artık kendi evime ve köyüme gidemez oldum. Her yerde aranıyordum. Bu durumda Elbistan yöresinde kalamazdım ve Antakya tarafına gittim. Orada yaşayan Ermeni ve Hıristiyan halkın arasında kaldım. Bunlardan bazılarını tanıyordum. Kışları Antakya’da geçiriyordum yazları da Elbistan yöresinde gizli kalıyordum. Geceleri gerillaların yanında kalıyordum. Bazen Malatya yöresine gidiyordum.

Bu arada arılarım da vardı. Her şeye rağmen işimi de sürdürüyordum. Sürekli arılarla gezdim, çünkü arılar çok iyi bir gizlenme yöntemiydi. Mesela ilk gittiğin bir bölgede muhtardan izin alıyorsun oradan da ilçe tarıma gönderiyorlar ve onlardan da onay aldıktan sonra kaymakamlığa gitmek gerekiyor. Kaymakam onayından sonra da askeri merkeze gönderiyorlar. En son da yerleşmeyi düşündüğün yerin en yakın karakoluna gönderiliyordum. Oradan da onay aldıktan sonra çok sağlam bir pozisyon kazanmış oluyorsun. Ben şehirlere inince bal müşterisi arayacağımı söylüyordum. Dağlara çıkınca da yol kontrollerinde bir arı yeri bakmaya gittiğimi söylüyordum. Böyle olunca da kimse bana karışmıyordu.

Aranan biri için bu kadar yasal işlem zor değil miydi?

Ben sahte bir kimlik kullanıyordum. Bu nedenle tüm işlemlerimi rahatlıkla yapıyordum.

Peki neden İsviçre’ye gelmeyi tercih ettiniz?

Bizim bölgemizde Sarı İbrahim adında gerilla komutanı vardı. Bir gün beni Avrupa’ya göndermek istediklerini söyledi. Normalde kimseyi göndermiyorlardı ama benim yaşlı ve hasta olduğum gerekçesi ile göndermek istemişlerdi. Ben “Bu topraklarda doğdum bu topraklarda da öleceğim” dedim ve oradan ayrılmadım. Ancak 1999 yılında gerillalar sınırların dışına çıkınca ben kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. Böyle olunca da ülkemden ayrılmak zorunda kaldım. Benim çocuklarımda İsviçre’deydi, onun için buraya geldim.

Anladığım kadarıyla yaşamınız ile mesleğiniz olan arıcılığı bir birinden ayırmak zordur. Ne zaman arıcılık yapmaya başladınız?

Memleketteyken 20 yıl boyunca arıcılığı meslek olarak yaptım. Buraya geldiğimde de mesleğim yine beni bırakmadı. Çünkü meslek insanların bir parçası durumuna geliyor. Arıcılık bizim aile kültürümüzdür. Buraya geldiğimde önceleri nasıl bu iş yapılır nerelerde yapılır konularını bilmiyordum. Benim İsviçreli bir arkadaşım var o beni arıcıların yanına götürüp gezdiriyordu. Ben dil de bilmiyordum ama anlaşabiliyorduk. Daha sonraki zamanda bir arıcı arılarını sattı ve ben on tane arı satın aldım. Bunun üzerinde buradaki arıcılarla ilişki kurdum. İki tane arıcı arkadaşım var. Onlar bana Alp dağlarında yer ayarlıyorlar ve bende yerleşiyorum.

Nurhaklardaki arıcılık ile Alplerdeki arıcılık arasında nasıl bir benzerlik vardır?

Kürdistan’ın her şeyi farklıdır. Alp dağları yüksektir, çiçekleri boldur ama Kürdistan’da yapılan bal başkadır. Bölgeler arasındaki hava farkı bile balın tadına etkide bulunur. Nurhaklardaki hava ile çiçekler farklıdır ve daha fazla nektarlıdırlar. Buradakiler o kadar değildir. Mesela Nurhaklarda kekik vardır ve arılar oradan çok bal topluyorlar ama burada o kadar toplayamıyorlar. Buradaki kekiklerin kokusu bile gelmiyor.

Önce Nurhaklar sonra da Alplerdesin ?

Biz Kürtlerin özlemi hep dağlardır. Tarih boyunca Kürtler her sıkıştıklarında kurtuluşu, umudu dağlarda aramışlar. Dağlara yönelmek bizlerde bir kültür halini almıştır.

Nurhak Dağlarında Sinan Cemgil’ler yaşadı, ertesinde Kürt gerillaları yaşadı ve bir manevi anlamı da vardır değil mi?

Tabi ki büyük manevi değeri vardır. Nurhaklara yakılmış türküler de vardır; Nurhak Dağı el veriyor/Döndüm baktım sol yanıma Sinan yoldaş can veriyor. Daha sonra Xorto (Halil Şahin) “Nurhak sana güneş doğuyor” diye bir türkü sözü yazdı.

Sinan Cemgil ve grubuyla hiç görüştün mü?

O zamanlar bazı gruplar ile görüştüm ve yardım ettim ama bunlardan hangisinin Sinan Cemgil olduğunu bilmiyorum. Belki görmüşümdür ama isimlerini bilmiyordum. O zamanlar her şeyimizi onların payını ayırıyorduk. Mesela tarladan salatalık topladığımızda birazını onların payı diye ayırıyorduk. Bölgemizde hala sığınakları vardır ben daha sonra bu sığınakları Kürt gerillalara da gösterdim ve onlarda kullandılar. Tabi gerillalarla görüşmek ve onlara bir şeyler vermek bende tarif edilmez duygular yaratıyordu. Bir zafer duygusu gibi. O dağlarda bal toplamak da büyük bir başarıdır benim için. Bunu ihtiyacı olanlara veriyordum, gerillalara veriyordum. Bir katkım olunca çok seviniyordum.

Tanıştığın gerillalar arasında seni en fazla kim etkiledi?

Bizim bölgede Güney Kürdistan’lı Zozan vardı. Bir gün bize geldi ve saçlarını makasla çok kısa kesmişti, hani biz keçileri keseriz ya öyle kesmişti. Elbiseleri uzun bir süre yıkanmamıştı, ayaklarındaki mekap kurumuştu. Boyu da çok kısaydı. Ben öyle bir baktım. Adeta kaya şeklini almıştı bir heykel gibi olmuştu. Kendi kendime dedim ki “bu ne bilir ne anlar bu işlerde ve bir soru sorsam ne olur” dedim. “Heval amacınız nedir, ne yapmak istiyorsunuz” diye sordum. Konuşmaya başladığında ayaklarım yere yapıştı ve dedi ki, “Bizim amacımız düşmanın ayakları altıda kalan anaları kurtarmaktır” Ben bunu hiç unutamıyorum.

Eğer imkanım olursa Güney Kürdistan’a gitmeyi düşünüyorum. Medya Savunma Bölgeleri’ne gidip oradaki halkla tanışmak ve orada arıcılık yapmak istiyorum. Yıllardan bu yana edindiğim deneyimleri oradaki halk ile paylaşmak istiyorum.

Sunday, 13 June 2010

Ozan Emekçi, “Ozanlar Kurultayı Yapılmalıdır”



Hasan Uşak
Otuz yıldır sürgün hayatı yaşayan Ozan Emekçi yaşadıklarını, deneyimlerini Telgraf okurları ile paylaştı. Halk ozanlığı ve şiirinin bitme aşamasında olduğunu belirten Ozan Emekçi, 12 Eylül darbesi ile bir çok halk değerinin olduğu gibi aşıklık geleneğinin de sonu getirilmek istendi ve haksızlığa karşı çığılıklarının durdurulmasının amaçlandığını söyledi. Ozan Emekçi ile 12 Eylül öncesi yaşadıkları ve sürgün yıllarındaki sanatsal çalışmaları ve halk ozanlığı konularını konuştuk.
- Ozan Emekçi’yi tanıyabilirmiyiz?
Afşin’in Haticepınar köyündenim. Küçük yaşlarda babamdan ve dayımdan bağlama dinledim ve etkilendim. Meslek Lisesine kadar Maraş’ta okudum ve dönemin politik koşulları nedeniyle okulu bırakmak zorunda kaldım ve profesiyonel olarak müzik hayatına atıldım. İlk kasetimi 1973 yılında Antep’de çıkardım. Daha sonra 45’lik plaklar çıkardım. 1976 yılında sahneden alınarak tutuklandım ve bir yıl hapis yattım.
- İlk kasetinize ne ad verdiniz?
İlk kaseti 1973 Antep’de yaptım ancak o zaman kasetlere isim konulmuyordu. İkinci kasette isim kullanmaya başladım ve “Selam Olsun Halk İçin Ölenlere” ilk isimli kasetimdir. Sonra “Hamal Ali”,  “Yıkılası İstanbul, Maraş Katliamı” 12 Eylül darbesinden sonra da “Özgürlük Mahkumları” kasetini yaptım. Son kaset ile Türkiye’de yaşama  koşullarım kalmadı ve Avrupa’ya gelmek zorunda kaldım ve otuz yıldır sürgün hayatı yaşıyorum.
- Sürgün mü Emekçi’yi yarattı yoksa Emekçi mi sürgün edimiş bir ozandır?
Ben sürgün edilmiş bir ozanım, ülkemde de halk ozanıydım. Türkiye’nin her yerinde konserler verdim. Mahsuni, İhsani ile konserler verdim, gruplar kurdum “Emekçi Ozanlar Topluluğu” adında bir grubum vardı. Ümit Kaftancı’nın hazırlayıp sunduğu Aşıklar programına Daimi ile birlikte katıldım.
- Türkülerinizde neyi işliyordunuz?
Sosyal eşitlsizliği işledik haksızlığın varlığını haykırdık. Yaşadığınız bölgede gözünüzün önünde alenen haksızlık var ve sizde o haksızlığa maruz kalıyorsunuz. Halk ozanı olmak gibi isteğiniz ve biraz da yeteneğiniz varsa bu yeteneği yaşanan haksızlığı yermek için kullanıyorsunuz. Yaşadığımız ortam ve biraz da vicanlı olursanız başka türlü de olamıyorsunuz. İster istemez taraf olmak durumunda kalıyorsunuz ve sonra adınız muhalife çıkıyor.
- Halk ozanı olarak 12 Eylül öncesinde Türkiye’de çok mücadele verdiniz. Bu mücadele yıllarında ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Konserlerimizin çoğu yasaklanıyordu. Emek veriyorsunuz, salon tutuyorsunuz, duvarlara afişler asıyorsunuz ve etkinliğe iki gün kala yasaklıyorlardı. Bu moral bozukluğuna neden oluyordu. Bu tür yöntemlerle şevkimizi kırmak, iç enerjimizi tüketmek istiyorlardı.
En önemli amaçları da iç enerjiyi tüketmekti ve bazı kişilerde bunu başardılar, bazılarında ise başaramadılar. Ben kendimi ikinci ketegoride görüyorum.
- O yıllarda çok sayıda halk ozanı vardı ve bunlar sazı ile sözü ile bir militan gibi mücadele ettiler. Bu ozanlar topluma neler  getirdi?
Bir çok insanın ezberinde hala Mahsuni’nin türküleri var. İhsani’nin türküleri ile insanlar öfkesini dışarı vurma fırsatı buldular. Zaten halk ozanlığının önemi de buradadır. Biz hala Pir Sultan Abdal’ın türküleri ile geleceklere ışık vermeye çalışıyoruz. Onun onurlu direnişini gelecek kuşaklara aktararak yaşamsal kılmaya çalışıyoruz. Zaten türkünün işlevi de budur. Osmanlı’nın yaptıklarını Pir Sultan’ın sözlerini analiz ederek ortaya çıkarmaya çalışıyoruz.
-Bu zorluklardan sonra halk şiiri ne durumdadır?
Halk şiiri 12 Eylül’de ağır bir darbe yedi ve şimdi can çekişir bir duruma geldi. Muhalif halk şiiri yok denecek kadar azdır. Halk ozanları köylü arabeski okuyorlar. Adına sevda, aşk türlüleri diyorlar. Söylediklerinde aşk da yok, kuru ve yüzeysel sözler var. Hiç bir estetik değeri de yoktur.
- Peki üretkenlik neden öldü?
Devlet üretkenliğe ve halk şiirine yöneldi. Halk şiiri ile uğraşan insanlara eziyet çektirdiler. Ruhi Su tedavi edilmedi ve ölmesine neden oldular. Bununla da genç ozanlara halk siirinden uzak durmaları mesajı verildi. Bu bir tehditti. Ben otuz yıldır doğduğum topraklara gidemiyorum. Bu bir mesajdır.
- Aynı baskılar 12 Eylül öncesinde de vardı ama ozanlık veya halk şiiri sürekli kendini üretiyordu. Sorun sizca baskıya maruz kalmak mıdır?
12 Eylük sonrasında ozanlık korkunç bir yara aldı. Aynı politika Nazım Hikmet, Yılmaz Güney’e de uygulandı. Yılmaz’a onları yaşatarak filmcilere bir göz dağı verdiler. Ahmet Kaya klip yapacağım dedi, henüz yapmamıştı da linç edilecekti ve geldiğ Paris’te hayatını kaybetti.
Bunun aşılması lazımdır. Ülkemizde demokrasi mücadelesi veren arkadaşların, örgütlerin, partilerin bir ozanlar kurultayı düzenlemesini öneriyorum.    
Bü ülkede haksızlık bittimi ki haksızlığa karşı yok denecek kadar az şiir yazılıyor. Bu ülkede zulüm mü bitti, eşitsizlik mi son buldu? Bunlar hala varsa halkın şiirinde işlenmelidir.
Hala maden ocakları faciaları yaşanıyor ve Maden Ocağı türküsü çalınıyor.  Şimdiye kadar çok sayıda maden ocakları türküsü yazılmalıydı ama yazılamadı. Anadolu’da ozanlığın alt yapısı var ama bir ozan çıkıp da yeni şiirler yazamıyor.
- Avrupa’da kaldığınız son 30 yıl içinde kaç tane kaset çalışmanız oldu?
 Yüzlerce makelam yayınlandı. 20’ye kadın albüm çıkardım. 4 tane şiir kitabım yayınlandı. İki kitaplık da basılmamış şiirlerim var.
- Türkiye’deyken mi daha çok üretkendiniz yoksa Avrupa’day iken mi daha çok üretiyorsunuz?
Aslında duygularda pek bir değişim olmuyor. Avrupa’da işin içine ayrılık, hasret gibi duygularda girince hüzün biraz daha koyulaşıyor. Sürgünü, aşkı anlatıyoruz bazen öfkelenip isyanı anlatıyoruz. Bu iç enerli ile ilgili bir durumdur. Son yazdığım şiir de ilk yazdığım şiir de ülkemizdeki insaların yaşadıkları ile ilgilidir. Biz kendi değerlerimizden kopmadık, istesek de kopamayız.
- Avrupa’da var olan imkanları da kullanarak sanatınızı daha geliştirmek mümkün mü?
Avrupa’da her imkan para ile ölçülüyor. İstanbul’da grup kurmak Almanya’da grup kurmaktan çok daha kolaydır. Almanya’da bağlamacı bir şehirde yaşar, kemancı başka şehirde yaşar. Bunları bir araya getirmek çok ciddi bir sorundur. Herkesin bir aile sorumluluğu var, gideri var.
- Türkiye’ye dönmek istiyormusunuz?
Türkiye’ye dönmeyi çok istiyorum. Benim hakkımda iki milletvekili soru önergesi verdi. Türkiye yetkilileri bana yeniden Türkiye vatandaşlığına geçmemi öneriyorlar, Türkiye’ye gidebilmem için. Bu Alman vatandaşlığından çık demektir. Ben bunu yapamam, Almanya’dan bir kötülük de görmedim, ailemin yaşamıda burada şekillenmiştir.
- Neden size zorluk çıkarıyorlar?
Benim türkülerimi taklitçilerim her gün söylüyor. Türkiye neyin söylendiğine değil kimin söylediğine bakıyor. Türkülerin bemim sesimden verilmesini istemiyor. Dinleyici bizi farklı algıladığı için Türkiye bana müsade etmiyor. Beni Türk vatandaşı yaptıktan sonra da askere götürecekler. Orada da hakare edeci davranışlar yapacaklar.
- Türküleri tehlikeli mi görüyorlar?
Evet, başka da açıklama bulamıyorum. Türkiye yasalarına göre suç olacak bir eylemim yok. Örgüt kurmadım, örgüt üyesi olmadım. Ben sadece türkü söyledim. Belirli bir çemberin içindeki muhalefet kabul ediliyor ama ben çemberin dışındayım. Onlarda çembere girmemi dayatıyorlar. O çembere girmeyeceğim.



Saturday, 12 June 2010

Ji Nurhaqan Heta Alpan Efsaneya Mezin



Hasan Usak
Welatiyê bi navê Îbrahîm Gezer di 20 saliya xwe de dest bi mêşvaniyê kiriye û di salên 70’î bi hevalekî xwe re li çiyayên Nurhak geriyaye. Di salên 1989’ân de gerîlayên kurd nas dike û dibe neferekî doza azadiya kurd.
<><><><><>
<><><><><>
 Sernavên Têkildar
Wekî gelek kurdî mecbûr dimîne ku welatê xwe terk bike. Gezer ev 10 sale li sûrgunê ye. Gezer anî ziman ku ziman ku di ciwaniya xwe de gerîlayên PKK’ê naskiriye û ji bo gerîlayên xwe alîkariyeke mezin daye. Gezer da zanîn ku ji ber vê yekê rastî zilm, zext û zordariyên dewletê hatiye û mecbur maye ku koçber bibe.


Me êşên giran dîtin Gezer bi lêv kir ku keça wî û kurê wî tevli refê gerîla bûye û keça wî şehît ketiye. Gezer wiha dirêjî da axaftin xwe: “Ez gelek caran ketim binçavan. Gef li min dixwarin. Digotin ku divê tu bibî ajan. Min qebûl nekir. Êrîşê min kirin. Ez her roj dihatim şopandim. Di sala 1993’ de kesê bi navê Mehmet Vural ji nav refê gerîla revî û bû îtîrafkar. Li ser min îfade da.” Gezer got ku piştî vê bûyerê hemû tiştên wan hatiye tala kirin û ji gund hatine sûrgunkirin. Gezer wiha berdewam kir: “Li her derê li min digeriyan. Ez di nava gelê ermenî û xirîstiyan de mam. Bi salan min xwe veşart. Ez din ava refê gerîla de dimam. Carna jî diçûm herêma Meletiyê. Mêşê min jî li vir hebûn. Ligel hemû zextan min mêşvanî jî didoman. Ez her tim bi mêşan re geriyam. Çimkî ji bo veşartinê rêbazeke baş bû.”

Dema sûrgunê Gezer anî ziman ku ji ber ku temenê wî mezin bû fermandarê gerîla biryar daye ku wî bişînin Ewropayê. Gezer wiha pê de çû: “Ez mecbûr mam ji welatê xwe derkevim. Zarokên min jî li Swêdê bûn. Ji ber wê jî ez hatim vir. Min li welatê xwe 20 salan mêşvanî kir. Ez hatim vir jî min pîşeya xwe domand. Çimkî pîşe parçeyekê mirovan e. Mêşvanî çanda malbata me ye. Ez li vir bi hevalekî xwe re geriyam. Min ziman jî zêde nezanîbû. Min ewil 10 mêş kirîn. Min têkilî bi mêşvanan re danîn. Niha du hevalên min heye. Li çiyayên Apl bi cîh bûne. Ez jî li vir bi cih dibim.”

Kurdistan cuda ye Gezar bi lêv kir ku Kurdistan bi her tiştê xwe cudaye û her wiha mêşên Kurdistanê jî cudane û wiha dirêjî da axaftina xwe: “Hêwaya welatê mirovan jî cuda ye. Mînak li Nurhakan cehter hebû û mêşan jê hinguv berhev dikir. Lê li vir bêhna cehterê jî tuneye. Çiya her tim di hêviyên kurdan de heye.”

Gerîla Zozan bandor li ser min kir Gezer wiha berdewam kir: “Li herêma me ji Başûrê Kurdistanê Zozan hebû. Rojekê hat mala me û porê xwe pir kin jê kiribû. Çilên wê demeke dirêj nehatibû şuştin. Pêlavên wê di lingê wê de hişk bibûn. Bejna wê jî kurt bû. Wekî zinarekî hişk bibû. Wekî peykerekî bû. Min ji xwe re got gelo ez pirsekê ji vê bikim û bêjim tu dixwazî çi bikî ? Min pirsa xwe jê kir. Ez li dijî bersîva wê matmayî mabûm. Ez qet vê ji bîr nakim. Eger ku derfetên min hebe ez dixwazim biçim Başûrê Kurdistanê. Ez dixwazim gelê wê herêmê nasbikim û pîşeya xwe li wir bidomînim.”