Saturday, 25 December 2010

Meksikalı İnsan Hakları Savunucusu Anna Maria Vera Smith; “İşkence En Ağır İnsan Hakları İhlalidir”




Hasan Uşak
Anna Maria Vera Smith kısa bir süre önce Meksika’da işkence mağdurlarına destek olmak amacıyla kurulan “İşkence Mağdurlarına Destek Kolektifi” adlı kurumun kurucu üyelerinden. Meksika’da yalnızca siyasi muhaliflere değil uyuşturucu trafiğinde yer alanlara karşı da sistemli işkence yapıldığını söyleyen Smith çok sayıda işkence mağduru olduğunu söyledi.

Friday, 24 December 2010

Üniversite Öğrencilerinden Anlamlı Proje


Hasan Uşak
İkisi Kürt ve 6’si farklı uluslardan olan 8 üniversite öğrencisi imkânsızlıklar nedeniyle eğitim alamayan Kürt öğrencileri için bir kampanya başlattılar. İngiltere’nin çeşitli üniversitelerinde okuyan öğrenciler, “Bilgelik, İnsanlık ve Hareket” adı altında geliştirdikleri proje ile Kürdistan’daki öğrencilere destek olmak istiyorlar.

Thursday, 23 December 2010

Ece Temelkuran; “Kürt Siyasetinin Özgür Olduğunu Söylemek Doğru Olmaz”



Hasan Uşak
“Ağrı’nın Derinliği” kitabının İngilizce baskısı ve tanıtımı için Londra, Oxford ve Cambridge’de bir dizi toplantılar düzenleyen gazeteci yazar Ece Temelkuran ile Türkiye’de yaşanan son durumlar, kadın ve Ermeni sorununu konuştuk. Türkiye’deki siyasal durumun çok iç açıcı olmadığını, KCK davasının büyük bir şaka gibi olduğunu söyledi. Referanduma evet oyu veren Kürtlerin hayal kırıklığı yaşadığı ve Ermeni konusunun hala bir tabu olduğunu söyleyen Temelkuran, başörtüsü sorunun Türkiye’de önemli sorunların tartışılmasını başarılı bir şekilde engellediğini söyledi.

ECCHR: Lîsteya terorê divê ji nû ve bê amadekirin

güncel Hasan UŞAK
Navenda Ewropayê ya Makeqanûn û Mafên Mirovan (ECCHR) raporek weşand. Di raporê de ji welatên neteweyên Yekbûyî û Yekitiya Ewropayê hate xwestin ku 'Lîsteya Terorê' ji nû ve li ber çavan re were derbaskirin
Piştî êrîşa 11'ê Îlonê ya li dijî Amerîkayê welatên Rojavayî ev 'Lîsteya Terorê' bi rengekî berfireh dane bikaranîn ku bi rengekî zirar gihandiye mafên mirovan û ew di bin gefan de hiştiye. Her wiha PKK di bin sernaveke cuda de hate nirxandin.

Wednesday, 22 December 2010

Arjantin'de Halkin Özğurlugu İçin Çalışan Bir Kurum; Liber Pueblo Argantina


Hasan Uşak
Arjantin’de 1994 yılından bu yana faaliyet yürüten Liber Pueblo Argantina (Arjantin Halkının Özgürlüğü) adındaki sivil toplum örgütü etkili eylem biçimleri ile insan hakları savunuculuğu yapıyor. Bir hukukçu olan Paula Alejandra Quinteros örgütün kurucularından ve aktif çalışanlarından. Quınteros ile Arjantin’deki insan hakları mücadelesi ve Türkiye ile benzerliklerini konuştuk. Quinteros Mayo analarını ve yerli haklın direnişini anlattı.

ICAD 6. Kurultayı Başarıyla Yapıldı



Hasan Usak 
ICAD, “Savaş, Ulusal Hareketler ve Kayıplar” başlığı altında topladığı 6. kurultayını 9–12 tarihleri arasında yaptı. 26 ülkeden kayıp yakını, insan hakları savunucuları, hukukçular ve gazetecilerin katıldığı kurultay, merkez Londra’da yapılan bir yürüyüşle sona erdi.

Tanıkların Dilinden Maraş Katliamı


Hasan Uşak

19–24 Aralık 1978 tarihlerinde arasında yapılan ve resmi rakamlara göre 111 ama gerçek rakamlara göre bine yakın kişinin barbarca katledildiği Maraş Katliamını 32 yıl sonra Londra’da yaşayan tanıkları anlattı. Annesi ve babasının katledilmesine tanık olan ve o zaman 12 yaşında olan Hayri Ergönül yaşadıklarını anlatırken duygusal anlar yaşadı. Askeri birlik koruması altında ailesi ile tutulan Ali Okur katliam esnasında doğan oğlu Savaş’ın hikâyesini anlattı. Katliamın tanığı olmayan ancak konu ile ilgili çalışmalar yürüten Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Yöneticisi Ali Rıza Aydın Maraş Katliamının tarihsel, ekonomik ve siyasi arka planını izah ederken Alevilerin ekonomik ve sosyal hayatta var olmalarının bazı kesimleri rahatsız ettiğini söyledi.

Monday, 22 November 2010

ECCHR; “Terörist Listeleri Radikalce Gözden Geçirilmeli”


Hasan Uşak

ECCHR yayınladığı bir raporda Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliğinin terörist listesini yeniden gözden geçirmesini istedi. Terörist listesinin “terörizmle savaş” mantığından kaynaklı olarak 11 Eylül ikiz kulelere yapılan saldırılardan sonra Batı ülkelerinin yaygınca kullandığı ve bu listenin insan haklarını tehdit ettiği belirtildi. Raporda PKK bir başlık altında değerlendirildi.

Sunday, 21 November 2010

Şıwan Perwer; “Kürtler Mem Kürdistan Zin Olmalıdır”




Hasan Uşak
İngiltere’nin başkenti Londra’da faaliyet yürüten Halkevi ile dayanışma konserine katılan Şıwan Perwer ile gündemdeki konular, Kürt toplumsal yapısı, sanat ve edebiyatı üzerine bir söyleşi yaptık. Kürtlerin tarihe inat yaşadıkları belirlemesini yapan Perwer, barışın ancak askerler ile gerillalar arasında olabileceğini söyledi.

Tuesday, 2 November 2010

Ragıp Duran; “Barış gazeteciliği tek başına barışı sağlayamaz”


Hasan Uşak

Medya üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan, Galatasaray üniversitesinde dersler veren ve barış gazeteciliği konusunda öncü isimlerden biri olan gazeteci- yazar Ragıp Duran, barış gazeteciliğinin bir ekol olarak Türkiye’de henüz gelişmediğini söyledi. Barış gazeteciliğini yaşanan sorunların nedenlerini sorgulamak ve çözüm yolu bulmak olduğunu söyleyen Duran’la, Britanya Barış Meclisinin düzenlediği bir panel katılmak üzere geldiği Londra’da Barış Gazeteciliği üzerine bir sohbet yaptık.


Tuesday, 19 October 2010

Kabul edilemez deliller: Türkiye ve KCK yargılaması


Jeremy Corbyn
Çeviri; Hasan Uşak

Bölgede yaşayan nüfusun büyük çoğunluğu Kürt’dür, ancak dilleri olan Kürtçe henüz bir resmi belgede yer almıyor ve kısa bir süre önceye kadar sokaklarda bile Kürtçe konuşmak zordu.

Tuesday, 12 October 2010

“Çocuklar güvende değil”




Hasan Uşak

Britanya Barış Meclisi’nin düzenlediği ‘Kadın ve Barış’ konulu panele katılmak için Londra’ya gelen “Çocuklar İçin Adalet Takipçileri” organizasyonunun aktivisti Fatma Ünsal Bostan, çocukların cezalandırılmasının Türkiye’nin acizliğinin göstergesi olduğunu söyledi. Siyaset bilimci ve AKP kurucularından olan Ünsal, Başkent Kadın Platformu üyesi ve savaş karşıtı. Mazlum Der Başkanı ve eski Adıyaman Milletvekili Faruk Ünsal’ın da eşi olan Fatma Ünsal Bostan, sorularımızı yanıtladı. Avrupa’da yaşayan insanlarımız sizi çocuklarla ilgili olan aktivitelerinizle ilgili daha çok tanıyorlar. Çocuklara neden bu kadar yönelim oldu?Ben televizyonlardan izliyordum ancak bu çocukların akıbetini hiç düşünmemiştim. Sonra çağrıcılar metni geldi ve anladım ki gösterilere katılan çocuklar taş attıkları için çok ağır cezalarla yargılanıyorlar. Polise taş atan çocukların durumu polisle silahlı mukavemet olarak ele alıyordu ve çok ciddi cezalar isteniyordu. Yüzünü Galatasaray kaşkolü ile kapatmak bile terör yandaşlığı olarak ele alınıyordu. Bir çocuk, birden çok suçla itham edildi. Bunlar çok büyük adaletsizliklerdir.

Sizce Türkiye neden çocuklara bunu yapıyor?Büyük bir aptallıktır bu. Aslında acizliktir. Yapılan gösterileri engelleyemediler ve acaba bu yöntem ile yani güç kullanarak engelleyebilir miyiz diye bunları yaptılar. Güç kullanmak zayıf olanların başvurduğu bir yöntemdir. Terörle Mücadele Kanunu zaten vardı ama 2006 yılında ağırlaştırıldı. Ben bu kanunun nasıl değiştirildiğini bilmiyorum. Hatta bazı milletvekilleri Meclis’ten geçen kanunun içeriğini tam olarak bilmiyorlar. Benim eşim 2006 yılında milletvekiliydi ve Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikleri hiç hatırlamıyoruz. Çocuklar için adalet çağrıcıları kampanyasını düzenleyenler çok büyük bir hayır işlediler. Bir haksızlığı dile getirmeleri çok önemliydi.

Kanunda yapılan son değişiklikten sonra Adalet Çağrıcıları, Adalet Takipçileri oldu, adalet sağlandı mı? Taleplerimizin tümü gerçekleşmedi. Meclis’in gündemi açıklandığında Terörle Mücadele Yasası’nın gündemde olmadığını gördük. Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları eylem yapma kararı alınca yasa apar topar Meclis’ten geçti. Geçen yıl Eylül ayında yapılan bizim partinin istişare toplantısında bu konuyu gündeme getirmiştim ve olumlu karşılandı. Abdullah Gül bu kampanyayı yürüten birkaç kişi ile görüştü. Genelde bu konuya sıcak bakıldı. Nisan ayında bir yazı yazdım “Taşa değil atana bak” diye. İzmir’de yetişkin insanlar BDP konvoyuna taş attılar ve hiç yargılanmadılar. O zamanlar sorunları parti gündemine getirmiştim ve CHP engelliyor denildi, bazen yasanın değiştirilmesi tam gündeme geliyordu ki birden geri çekiliyordu. Tabi hükümet samimi bir görüntü vermiyordu. Anayasa’yı değiştirme gücünü gösteriyor ama Terörle Mücadele Yasası’ndaki değişiklikleri muhalefet engeli nedeniyle yapamıyor. Bunlar çok samimi yaklaşımlar değildi. Sonunda istediğimiz gibi olmasa da yasada değişikliklere gidildi ve bazı çocuklar serbest bırakıldı.

Hala içerde çok sayıda TMK mağduru çocuklar var...Bizler sayıyı tam olarak bilmiyoruz. Adalet Çağırıcıları olarak yaptığımız toplantılarda bunu tartıştık ve çocuklarla ilgili ne kadar dava varsa bilelim istedik. Çünkü İstanbul’da tutuklu olan çocuklar için dilekçe verilsin istenmişti ve dilekçe ile çocukların salıverilmesi sürünceme de bırakılıyordu. Hükümete kaç kişinin içerde olduğu soruldu ve cevap alınamadı.

Öldürülen bazı çocuklar var. Onlara yönelik bir adalet arayışı var mı?Biri kampanya başlatıyor ben iştirak ediyorum. Bir aktivitenin başlatıcısı maalesef olamadım. Bana göre bir masum insanın öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesidir. Bu, sen kendin veya en yakının öldürülmüş gibi harekete geç demektir. Tabii bu hassasiyette hep olamıyoruz ama bu hassasiyetin en azından aklımızın bir köşesinde olması lazımdır. Bu namaz kadar, oruç kadar farzdır.

Türkiye’de çocuklar güvende midir?Bölgede çocukların güvende olduğunu düşünmüyorum. TMK mağduru bazı çocuklar gösteriye bile katılmamışlardı. Sadece terli oldukları için gözaltına alınmışlardı. Ortam güvensizdir. Çocukların tutuklu olarak yargılanması kadar yanlış bir şey yok. Cezaevi psikolojisi çok ağırdır.

Barışın sağlanması için taraflar ne yapmalılar?Devletin artık muhatap kabul etmesi gerekiyor. Hükümetin KCK operasyonuna karşı çıkılması gerekiyor, seçim barajının kaldırılması gerekiyor, CHP’nin sunduğu fırsatın değerlendirilmesi gerekiyor. Şiddetin bir sebep değil de bir sonuç olduğunun anlaşılması lazım. Gözaltında kayıplar, tecavüzler, Kürtçenin önündeki yasaklar gibi sorunların çözüme kavuşturulması lazımdır. Kürt tarafı da Türk kamuoyunun endişelerini görmeli.

Saturday, 9 October 2010

Tutu’nun mektubu korkuttu




Hasan Uşak


Rahip Matthew Esau, Desmond Tutu’nun mektubunun ulaştırılamamasının kendilerinde hayal kırıklığına neden olduğunu ve daha önce hiçbir yerde elçiliğin bir mektubu reddettiğini görmediğini anlattı. Nobel Barış Ödülü sahibi Desmond Tutu’nun Türk Başbakanı Recep T. Erdoğan’a yazdığı ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin görüşlerin yer aldığı mektubu Londra Büyükelçiliği’ne vermek üzere Londra’ya gelen Güney Afrika Kürt İnsan Hakları Eylem Grubu Başkan Yardımcısı Rahip Matthew Esau ile mektubun neden kabul edilmediği, Kürt sorunu, Öcalan ile Mandela arasındaki benzerlikleri konuştuk.

Sayın Tutu’nun Erdoğan’a yazdığı mektubu vermek için Türk Büyükelçiliği’ne gittiniz ama mektup kabul edilmedi. Nasıl oldu?Güney Afrika Kürt İnsan Hakları Eylem Grubu adına Desmond Tutu tarafından Türkiye Başbakanı Erdoğan’a yazdığı mektubu Türkiye Büyükelçiliği’ne vermek için Londra’ya geldim. Mektubu posta ile göndermek yerine elçilik yolu ile göndermenin daha doğru olacağını düşündük. Bu nedenle elçilik yetkilileri ile görüştük ve mektubu kendilerine teslim edeceğimizi söyledik. On gün önce konu ile ilgili olarak Türkiye yetkilileri ile görüştüm. Mektubu teslim edeceğimiz ve bu konuda kabul ya da ret edeceklerini bilmek istedim ama cevap alamadım. Sonra Londra’da faaliyet yürüten ‘Kürdistan’a Barış Kampanyası’nda görevli arkadaşlar Londra’ya yeni atanan büyükelçinin sekreteri ile görüştüler ve mektubu kabul edeceklerini söylediler. Sekreter ayrıca beni de telefon ile aradı ve mektupla ilgili bilgi almak istedi; sonra yeniden aradı ve başka bir saatte mektubun alınabileceğini söyledi. Ancak daha sonra aradı ve mektubu elden alamayacaklarını ve postalanmasını istedi. Sonra ben mektubu teslim etmek için geldim. Elçilik önünde Ken Levingstone, Jeremy Corben, Siobhain McDonagh, Frances Webber ve bir grup arkadaş ile görüştüm. Ken Levingstone bana polisin merdivenlere bile ayak basmaya izin vermediğini söyledi. Mektubu kapının altından bırakabilir miyiz? diye sorduk, görevli polis mektubu hiçbir şekilde almamak için sıkı talimat aldığını söyledi.

Bu durum sizde nasıl bir etki yarattı?Desmond Tutu’nun mektubunun ulaştırılamaması bizde hayal kırıklığına neden oldu. Daha önce hiçbir yerde bir elçiliğin bir mektubu reddettiğini görmedim ve duymadım.

Neden Londrayı seçtiniz?Cardiff Üniversitesi’nde bazı çalışmalarım vardı ve buraya gelecektim. Ayrıca mektubu Cape Town elçiliğine vermektense Londra Elçiliği’nin daha iyi olacağını düşündük.

Neden?Çünkü bizler Cape Town’da Kürt sorununun barışçıl çözümü için mücadele ediyoruz ve oradaki elçiliğe gitmek istemedik. Biz sorunun çözülmesi için iki tarafın karşılıklı müzakereler yapması gerektiğini düşünüyoruz. Biz grup olarak iki tarafın daha sağlıklı görüşmeler yapmasına katkı sağlayacağımıza inanıyoruz.

Siz ırkçı Arpartheid rejimine karşı mücadele ettiniz. Dönemin Güney Afrika rejimi ile Türk rejimi arasında ne tür benzerlikler ve farklar vardır?Epey benzerlikler var. Türkiye katı bir inkar politikası uyguladı. Kürtlerin kültürleri, dilleri, tarihleri vardı ve büyük ihtimalle en eski uygarlıklardan birinin sahibiler. Güney Afrika çok yapılı bir ülkedir ve temel sorun ayrıcalıklı beyaz rejim ile ayrımcılığa maruz bırakılan siyahların varlığıydı. Siyah toplumların kendi kültürlerini yaşatmaları zordu ve yasaklı olduğu dönemler de vardı. Kürt halkının yaşadıkları gibi. Bana göre bu bizimle Kürt halkı arasındaki çok önemli bir benzerliktir. Diğer bir benzerlik ise Afrika Ulusal Kongresi (ANC) ırkçı rejimin silahlı güçlerine karşı mücadele etti, yer yer iç savaş da yaşandı. Bu mücadele de gençler özellikle hedef alındılar. Benzer olarak binlerce Kürt çocuğu tutuklandı. Türkiye’nin bunu yaparken uyguladığı yöntem ile Arpartheid rejiminin uyguladığı çok benzerdir.

Birçok kişi “Dün Mandela, bugün Öcalan” diyor. Sizce Öcalan Kürt Mandela mıdır?Sadece bir tane Mandela vardır, o da Güney Afrikada’dır. Mandela ile Sayın Öcalan arasında benzerlikler vardır. Öcalan uzun bir süredir İmralı adasında tutuluyor, Mandela’da bir süre bir adada tutuldu. Öcalan İmralı adasında çok önemli kitaplar yazdı, Mandela da cezaevinde çok yazılar yazdı. Mandela’nın yaptığı gibi Öcalan da barışın yol haritasını çıkardı. Öcalan barış gruplarının Türkiye’ye gitmesini önerdi ve gruplar gittiler, Mandela dönemin yetkilileri ile görüşmelere başladığında sürgünde olan siyasetçilerin ülkeye dönmesi ve cezaevlerindekilerin serbest bırakılmasını istedi.

Öcalan, Türkiye ve Kürt halkı için vazgeçilmezdir. Türkiye’de barışın sağlanması için Kürtlerin tüm hakları tanınmalı ve Öcalan serbest bırakılmalıdır. Politik tutuklular serbest bırakılmalılar. Kürt halkı parlamento da gerekli temsil hakkına sahip olmalıdır. Bunlar genel atmosferin değiştirilmesi için çok önemlidirler.

Mandela terörist olarak kabul ediliyordu ama bir süre sonra Mandela’nın heykeli İngiltere Parlamentosu’nun önüne dikildi. Türkiye’de de benzer bir durumun olabileceğini düşünüyor musunuz?Öyle olmasını umarım. Türk devletinin çok güçlü ve önemli olduğunu unutmamalıyız. Ortadoğu ve Avrupa için önemli bir devlettir ve ABD ile özel ilişkileri var. Bu nedenle dünyayı etkileme güçleri var. Türkiye PKK’yi terörist ilan etti ve hiçbir şekilde kabul etmiyor. Aynı durum Güney Afrika’da da oldu. Aralarında İngiltere’nin de olduğu birçok ülke ANC’yi kabul etmedi. ANC özgürlük için mücadele etme kararı aldı. Türkiye de aynı şeyi yaptı ve PKK çeşitli yöntemlerle mücadele etmek zorunda kaldı.

Öcalan’ın çözüm için görüşleri çok nettir ama hala silahlı çatışmalar yaşanmak zorunda kalınıyor. Yurtdışında çok sayıda Kürt yaşıyor ve her ülkede Kürtler var.

15- 20 yıl önce Mandela’nın ‘terörist’ olduğu ve ANC’nin de ‘terörist bir örgüt’ olduğu söylenirdi. Ve bizler özgürlük için mücadele ettik ve şimdi Mandela’yı tüm dünya tanır. Aynı durum Türkiye’de de yaşanacaktır. Çünkü dünyadaki tüm benzer durumlarda sonuç böyle olmuştur. Bir gün tüm dünya Kürtlerin terörist olmadığı barış ve özgürlük istediğini anlayacaktır.

Tuesday, 5 October 2010

“PKK Medlerin Direniş Özünü Temsil Ediyor"



Hasan Uşak

Essex Üniversitesi Yönetim Bilimleri Bölümü’nde doktora çalışmasını ‘Kürt Ulusal Hareketleri, İdeolojisi ve Kürt Kimliği’ konusu üzerine yapan Dr. Cengiz Güneş, PKK’nin, mücadelesini Kürt halkının direniş geleneğine oturttuğunu belirtiyor. Doktora çalışmasını bu yıl sonuçlandıran Güneş ile vardığı sonuçları konuştuk.

Doktora tezinizin içeriğini biraz açabilir misiniz?Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un ‘Hegemony and Socialist Strategy’ (Hegemonya ve Sosyalist Strateji) kitabında formüle edilen ve siyasal bilimlerde yeni ufuklar açan ‘Discourse Theory’ni (Söylem Teorisi) kullanarak, Türkiye’deki Kürt Ulusal Hareketi’nin söylemlerini analiz ettim. Bu bana Kürt kimliğine, Kürt hareketinin ideolojisine ve ideolojik değişim-dönüşüm sürecine yeni bir çerçeve ile bakma fırsatı sundu. Bir bütünlük içerisinde, tarihsel, sosyolojik ve yapısal koşulları göz önünde bulundurarak, Kürt ulusal hareketinin 1960’lı yıllardan günümüze yükselişini ve gelişmesini açıklamaya çalıştım. İlk olarak 1960’lı yıllarda Kürt aydınlarının Kürtlerin sosyo-ekonomik taleplerini dile getirmelerini değerlendirdim. Daha sonra 1970’li yıllarda başlayan, Kürtlerin Türk sol hareketinden ayrılma süreçlerini, ayrı örgütlenme taleplerini, bu sürecin sebep ve sonuçlarını detaylı olarak inceledim. 1970’li yılların ortalarında birçok Kürt sosyalist örgüt ve siyasal parti kuruluyor. Ve genel olarak Kürt ulusal talepleri, sosyalist talepler doğrultusunda Marksist söylem çerçevesinde ifade edilmeye başlanıyor.

O dönemde Kürt örgütleri arasında yaşanan ideolojik ve politik tartışmaları yansıttıktan sonra Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) söylemlerini ve pratiğini odak noktası olarak araştırdım. PKK’nin Türkiye’de Kürt ulusal hareketinin ve direnişinin liderlik konumuna nasıl geldiğini açıklamaya çalıştım.

PKK’yi Kürt ulusal hareketinde önderlik konumuna getiren sebeplerin neler olduğu sonucuna vardınız? PKK kadrolarının darbeden önce Lübnan’a çıkmaları ve orada Filistin hareketi ile yakın ilişki geliştirmeleri, gerillaların eğitimi için fırsat doğurdu. Bu, PKK’nin bölgede kalıp Kürt halk kitlelerine ulaşmasına, gerilla savaşımına ve ulusal cephenin örgütlenmesine olanak sağladı. PKK’ye rakip diğer Kürt örgütlerinin hepsi 1980’den sonra faaliyetlerine devam edemedi. Bazıları, örneğin; TKSP Avrupa’da faaliyetlerine devam etse de, bunu Kürdistan’a fazla yansıtamadı. Tabii ki PKK’nin neden önder olduğunu daha iyi anlamak için PKK’nin söyleminin neden daha etkileyici olduğunu anlatmak lazım. Mücadelesini kitlelere nasıl taşırdığını ve Kürt halkını nasıl hareketlendirdiğini, yani İngilizce’de ‘mobilization’ olarak ifade edilen sürecin nasıl başarıldığını açıklamak lazım.

Nedir bu söylemler? PKK’yi diğer Kürt politik gruplardan farklı yapan, Newroz efsanesini kendi direnişini halk kitlelerine yansıtmak ve temsil etmek için yeniden etkinleştirmiş olmasıdır. Diğer politik grup ve partilerin söylemlerinde, Newroz efsanesinin ve Medlerin direnişinin sadece tarihi boyutu ön plana çıkıyor. PKK’de ise, tarihi boyutun yanısıra efsanenin yeniden etkinleştirilmesi her zaman ön planda. Yeni bir Med hareketi yaratmanın gerekliliği, PKK’nin Medlerin direnişinin özünü temsil ettiği, ilk yıllardan itibaren söylemin merkezinde tutuluyor ve bunu kendisini diğer Kürt politik grup ve partilerden farklılaştırmak için sürekli vurguluyor. Bu dergi ve kitaplarda, müzik aracılığı ile (özellikle Koma Berxwedan’ın şarkılarında) mücadele şehitlerinin anma törenlerinde, Newroz kutlamaları gibi birçok kişinin katıldığı toplantı ve mitinglerde geniş halk kitlelerine yansıtarak, Kürtleri mücadelesinin içerisine çekip örgütlemeyi başardı.

Peki 1990’lardan sonraki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? PKK’nin 1990’lı yılların başından günümüze kadar yaşadığı ideolojik ve politik değişim ve dönüşüm, tabii ki tezimde irdelediğim önemli noktalardan bir tanesi. Ben bu değişimin neden ve nasıl olduğunu, ne tür etkilere sebep olduğunu yansıttım.
En önemli etken, Sovyetler Birliği ile birlikte sosyalist sistemin çökmesi. Gerilla savaşında yaşadığı tıkanıklık; özellikle Güney Savaşı’nda aldığı darbeler, PKK’nin askeri olarak zayıflamasına sebep oldu. Abdullah Öcalan’ın yakalanması, PKK’yi yeni bir strateji geliştirme arayışına itti. Tezimde son olarak, 1990’dan HEP ile başlayan yasal Kürt siyasetini ve partilerinin mücadelesini tahlil ediyorum. Özellikle Kürt ulusal taleplerini nasıl dile getirdiklerini, ne tür zorluklarla karşılaştıklarını detaylı olarak inceledim.

Nasıl bir araştırma yöntemi kullandınız, ne tür kaynaklardan yararlandınız?Söylem Teorisi’ni kullanarak Kürt hareketinin söylemlerini analiz ettim. Yani yöntem olarak söylem analizini kullandım, daha çok birincil kaynaklardan yararlandım. 1960’larda Kürt aydınlarının çıkardığı yayınlar, 1970’ler ve 1980’lerde Kürt siyasal grup ve partilerin çıkardığı ideolojik ve politik dergiler. Örneğin; Özgürlük Yolu, Rizgarî, Kawa, Serxwebûn, Berxwedan gibi dergiler... Kürt hareketinin önde gelen lider kadrolarının yazdığı kitap ve broşürler, parti programları, manifestolar, gazete röportajları, Kürt siyasi tutukluların mahkemelere sunduğu siyasi ve ideolojik savunmalar, partilerin yayınladığı kitaplar, broşürler, anılar vs. gibi çok kapsamlı kaynaklardan yararlandım. Bu kaynakların analizini tezimde cevaplamak istediğim hipotezlerim çerçevesinde yaptım. Örneğin; Kürt kimliği ve Kürt ulusal talepleri nasıl ifade edilmiş, Kürt ulusal hareketinin ideolojisi nasıl bir bileşimden meydana geliyor, hangi talepler dönem dönem ön plana çıkıyor? Bir de değişim sürecini açıklarken, uluslararası ve bölgesel faktörlerin etkilerine de baktım.

Araştırmanızı kitap olarak yayınlamayı düşünüyor musunuz? Tezimi kitap olarak yayınlamak için bazı basım evleri ile irtibata geçtim. Şu anda değerlendirmelerini yapıyorlar. Umuyorum bir yıl içinde kitap olarak yayınlayacağım. Aynı zamanda, tezimin bazı bölümlerini iki farklı makale olarak akademik dergilerde yayınlamayı düşünüyorum. Şu anda bunun hazırlığı içerisindeyim.

Friday, 24 September 2010

Londra’da Kürt ve Türk Öğrenciler Başarısız


Hasan Uşak

Londra Belediye Başkanlığı’nın talebi üzerine Metropoliten Üniversitesi Eğitim Politikaları Enstitüsü tarafından Kürt, Türk ve Kıbrıslı Türk öğrencilerin okula gittiği bölgelerde bir araştırma yapıldı. ‘Kürt, Türk ve Kıbrıslı Türk gençlerinin Londra’daki Eğitim Başarıları’ adıyla yapılan araştırma sonuçlarına göre; Hackney, Haringey, Enfield ve Islington’da KS2 (ortaokul ilk sınıf) ve KS4 (ortaokul son sınıf) sınıflarında eğitim alan öğrencilerin İngilizce, matematik ve fen bilimleri derslerinde başarı gösteremedikleri açığa çıktı.

Monday, 20 September 2010

Kürt Öğrenci En İyi Araştırmacı Seçildi



Hasan Uşak


Yoksul bir Kürt ailesinin çocuğu olarak, ortaokul öğrencisi iken İngiltere’ye gelen Hüseyin Doğan, kendisine çok yabancı bir ortamda başladığı ortaokulda yüksek notlar alarak herkesi şaşırttı. Öğrenim süresince başarılı bir grafik çizen ve yüksek performansı ile kısa sürede dikkatleri üzerine toplayan Afşinli Doğan, dünyanın en büyük yazılım şirketi olan Microsoft’un dikkatinden kaçmadı ve eğitim süresince desteklendi. Doktora yapmak için Loughborough Üniversitesi’ni seçen Doğan, eğitiminin ikinci yılında yaptığı akademik çalışmalardan dolayı yüzlerce doktora öğrencisi arasında en iyisi seçildi. Akademik çalışmalarını Cambridge’de sürdürmek isteyen Hüseyin Doğan ile eğitim yaşamı, kariyeri ve aldığı ödül üzerine konuştuk. Öncelikle sizi başarıya götüren şey neydi?İlkokulu Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Gözpınar Köyü’nde okudum. Ortaokul öğrencisiyken çeşitli nedenlerle ayrıldım ve eğitimimin geri kalan kısmını Londra’da sürdürdüm. Muswell Hill’de bulunan Fortismere Ortaokulu’nda GCSE ve A level eğitimimi bitirdikten sonra, Queen Mary Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 2003 yılında mezun oldum. 2004’te ise University College London Üniversitesi’nde İnsan Bilgisayar Etkileşimi ve Ergonomi alanında master yaptım. Chelmsford şehrinde eşim ve üç aylık kızımız Dilara ile mütevazı bir hayat sürüyoruz.

Aldığınız ödül hakkında bilgi verebilir misiniz?Şu an doktora araştırmalarımı sürdürdüğüm Loughborough Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde yüzlerce doktora öğrencisi arasında tek bir kişiye verilen Lisansüstü Eğitim Birimi En İyi Araştırmacı Öğrenci (Graduate School Research Student Prize) ödülüne layık görüldüm. Bu ödül, her sene olağanüstü akademik performans ve akademik başarı gösteren bir doktora öğrencisine veriliyor. Özellikle son yılda uluslararası konferanslarda verdiğim üç bilimsel sunumun, ayrıca akademik kitaplarda yayınlanan makalelerimin, bu ödülü almamı sağladığını söyleyebilirim.

Bundan önceki eğitim sürecinizde herhangi bir başarınız oldu mu?İngiltere’ye geldiğimin 4. yılında İngilizcemin iyi olmamasına rağmen GCSE İngilizceden A derecesini alınca çok mutlu olmuştum. Ayrıca UCL’de master yaparken Amerika’dan Microsoft firmasından yetkililer gelip benimle görüştüler ve master projemi Microsoft ile yaptım.

Master eğitiminden sonra ne tür çalışmalar yaptınız?UCL’deki master eğitimimin ardından part-time olarak CONEL kolejinde bilgisayar öğretmenliği yaptım ve bu süre içinde, yani 4 yıl boyunca savunma ve havacılık alanında çalıştım. ‘Yüksek Bilim İnsanı (Higher Scientist)’ olarak bazı Avrupa Birliği ülkelerinin FP6 ve FP7 projelerinde proje yöneticisi olarak çalışmalarda bulundum.

Doktora eğitiminiz ve bilimsel çalışmalarınızın sponsorluğu herhangi bir firma tarafından yapılıyor mu?Şu an Loughborough Üniversitesi’nde Sistem Mühendisliği alanında doktoramı yapmaktayım. Sponsorum ise Savunma ve Havacılık üzerinde teknolojiler ve servisler üreten uluslararası bir şirket. Bu şirketin Otonom Sistem ve İleri Teknolojiler bölümünde bilimsel araştırmalar yapıyorum. Toplam dört yıl sürecek doktora çalışmalarıma sponsorumun yanısıra, İngiltere’deki Mühendislik ve Fizik Bilimleri Araştırma Kurulu (Engineering and Physical Sciences Council-EPSRC) tarafından da destekleniyorum.

Sistem mühendisliği nasıl bir şey?Sistem mühendisliği birden çok akademik disiplinleri ilgilendiren, uygun metodoloji ve teoriler kullanarak, karmaşık sistemlerin modellenmesi, iyileştirilmesi, üretimi, kontrolü ve tasarımına yönelik bir mühendislik dalıdır. Cebinizdeki telefon ve kullandığınız internet sistemi, bindiğiniz araba, tren ve uçaktaki sistemler veya bunlardan birleşerek oluşan sistemleri, bunlara örnek olarak ekleyebiliriz. Ayrıca son katıldığım konferans, IEEE Sistemler Sistemi Mühendisliği Konferansı’ydı.

Doktora çalışmalarınız ne üzerinedir?Doktora çalışmalarım, uzun süreler kullanılan sistem, teknoloji ve servislerin yaşam döngüsüyle ve bilgi yönetimiyle ilgilidir. Mesela bir bebeğin doğuşundan, hayattaki yaşam sürecinden, yaşlanıp aramızdan ayrılmasına kadar olan yaşam dilimindeki tecrübeleri, aynen bir teknoloji konseptinin doğuşu, servisi ve yok oluşuna kadar geçen sürece benzer. Uzun süre, mesela 40 yıl kullanılan arabalar, gemiler ve uçaklar vardır. Bu teknolojileri 40 yıl önce tasarlayan insanlar şu an aramızda değillerdir veyahut emeklidirler. Onların bilgilerini nasıl depolayabiliriz ki, gelecek nesillerde çalışmalar yapan insanlara yardımcı olabilelim. Doktora projemi böyle özetleyebilirim.

Toplam kaç bilimsel çalışmanız oldu? Gelecekte ne yapmayı düşünüyorsunuz?Uluslararası konferanslar ve kitaplarda toplam 8 tane makalem ve bunun haricinde 25’ten fazla teknik raporum var. Kısa vadede akademik çalışmalarımın endüstride kullanımına yol açacak şirketlerin, teknoloji yol haritalarını gözden geçirmeyi düşünüyorum. Galiba bir süre endüstride çalışmalarıma devam ederim. Uzun vadeli hedefim ise Cambridge Üniversitesi’ndeki Mühendislik Dizayn Merkezi (Engineering Design Centre) bünyesinde araştırmalarda bulunmak.

Toplumlarımıza ve eğitimini sürdüren gençlere bir mesajınız var mı?Herkes zekidir ve hiç kimse doğuştan donanımlı değildir. Emek sarf etmek, çalışmak, azimli olmak, kendine bir hedef belirlemek, başarının başlangıcıdır. Eğitim bizler için bir şanstır ve sonuna kadar değerlendirilmelidir. Ailelerin çocuklarına, eğitim serüvenlerinde maddi ve manevi desteklerini sunmaları olmazsa olmaz kabilindedir.

Sunday, 12 September 2010

‘Ahmedinejad Qasimlo cinayetinde yer aldı’



Hasan Uşak

Fransa’da yaşayan Venezuelalı kadın gazeteci Carol Prunhuber, 1992 yılında İspanyolca olarak yazdığı „Qasimlo’nun İdeali ve Ölümü“ (Kürdistan’ı Düşlerken - Kürt Rahman’ın Tutkusu ve Ölümü) başlıklı kitabının İngilizce baskısının tanıtımını Lordlar Kamarası’nda yaptı. Prunhuber, ünlü Kürt yönetmen Yılmaz Güney ve İKDP lideri Abdurahman Qasimlo’nun, üzerinde etkisinin büyük olduğunu belirtiyor. 1984 yılında İKDP (İran Kürdistan Demokrat Parti) lideri Abdurahman Qasimlo’nun isteği üzerine kitap yazma sözü verdiğini ve bu sözün gereği olarak yazılan kitabın 26 yıl sonra İngilizce baskısının yapıldığını belirten Carol Prunhuber ile Lordlar Kamarası’nda Qasimlo cinayeti ve Kürtler üzerine konuştuk.

Neden Kürtler ve Kürtlerin iki önemli ismi olan Yılmaz Güney ve Abdurahman Qasimlo?Bu hep karşılaştığım soru oluyor. Neden Venezuelalı birinin Kürt sorunu ile bu kadar ilgilendiği hep soruluyor. Sanırım bu benim kaderimdir. Yılmaz Güney ile tesadüfen 1982 Cannes Film Festivali’nde görüştüm ve benim hayatımda önemli değişimlere neden oldu. Dr. Abdurahman Qasimlo ile 1983 yılında Paris Kürt Enstitüsü’nde görüştüm. Ben bu görüşmeyi de kader olarak ele alıyorum ve o da hayatımda çok büyük değişimler yarattı. Yılmaz Güney ile görüştüğümde ilk kez Kürtlerin varlığından haberdar oldum. Çok büyük bir halkın varlığından haberdar oluyordum ve bundan çok etkilendim. Kürtlerin varlığından kimse bahsetmiyordu. Bir gazeteci olarak bunun çok adaletsiz bir durum olduğunu düşündüm. Kürtler güzel insanlardı ve tarih boyunca hep acı çekmişlerdi. Kürtlerin çoğu cana yakın ve sıcak insanlardı. Kendimi Kürtlere yakın hissettim. Kürdistan’a gittiğim zaman dağlarda peşmergelerle kaldım.

Peşmergelerle ne kadar kaldın?15 gün Bane’de Peşmergelerle kaldım. Dağları aşarak onlara ulaştım. Diğer bölgelerdeki peşmergelerle de kaldım. Rehberlik eden Kürtler, beni zor patikalardan ve vadilerden dolaştırarak peşmergelerin kaldıkları yerlere ulaştırdı.

Kadın Peşmergeler var mıydı?Evet, çok sayıda kadın peşmerge gördüm. Sayılarını hatırlamıyorum ama peşmergelerin bir kısmı kadındı.

Qasimlo’nun öldürülmesinin üzerinde 21 yıl geçti, Qasimlo’nun ölümüyle ilgili ne düşünüyorsun?Qasimlo suikastı Kürt halkı için bir trajedidir. Qasimlo, Batı ile Ortadoğu arasında bir köprüydü. O modern bir insandı ve hoşgörülüydü. Altı dil konuşuyordu. Avrupalı politikacılar onu desteklemediler, ama onu hep dinlediler. Eğer Qasimlo yaşasaydı çok önemli bir rol oynayacaktı. Daha demokratik olacaktı, daha geniş perspektiflerle insanların önünü açacaktı, farklılıklara karşı daha hoşgörülü olacaktı. Kürtlerin birliğinin sağlanması konusunda çok etkili çalışacaktı. Kürtlerde iç çatışmalar hep var oldu. Qasimlo farklılıkları da olsa herkesin bir arada olmasına çok özel önem verirdi. Bugün IKDP (İran Kürdistan Demokrat Parti) parçalanmış durumda. Diğer partiler bir birlerinden uzak duruyorlar. Qasimlo Kürtler arasında birliğin ne kadar önemli olduğunu çok iyi kavramıştı ve bunun ne kadar vazgeçilmez olduğunu biliyordu.

Qasimlo’nun diğer önemli özelliği de Batı ile iyi ilişkilerinin olmasıdır. Avrupa ile birçok ilişki geliştirdi. Amerika’dan bazı senatörler onu davet ettiler. Uluslararası basının ona karşı büyük saygısı vardı ve görüşlerine değer verirlerdi. Benim gibi birçok insan ondan derin etkilendiler. Onun çok büyük idealleri vardı.

Diğer Kürt liderlerle de görüştünüz mü?1985 yılında Talabani ile görüştüm. 1988 yılında Kendal Nezan ile bir seminer örgütledik. Talabani ile Qasimlo’yu da konuşmacı olarak davet ettik. Ve Talabani ile görüştüm, röportaj yaptım.

Talabani ile Qasimlo arasında ne tür farklar vardı?Talabani şimdi Irak Cumhurbaşkanı ve siyasal alanda çok gelişmeler kaydetti. Qasimlo çok daha farklı bir insandı. Kendisinde ve partisinde sürekli ve düzenli olarak gelişmeler yaratıyordu. Qasimlo için iyi bir politikacı demek yetersiz bir tanımlama olur. O mükemmel bir insandı. O zengin olmayı hedeflemedi, rahat bir yaşamın sahibi de olmak istemedi. O her şeyi Kürtler için yaptı çünkü o kendi halkına aşıktı. Onu dünyadaki başka bir liderle karşılaştıramayız.

Abdullah Öcalan hakkında ne düşüyorsun?Öcalan ve PKK hakkında çok fazla bilgim yok. Öcalan’ın yaşamını ve mücadelesini fazla bilmiyorum. Bu konuda değerlendirme yapmak için yeterli bilgiye sahip değilim. Türkiye’ye birkaç kez gittim. Qasimlo ile ilgili yazdığım kitap Türkçe olarak da yayınlandı. Türkiye’den Kürdistan’a doğru yolculuk yapıldığında aradaki fark çok rahatlıkla görülebiliyor. Diyarbakır çok büyük ve çok güzel bir şehirdir. Tarihi eserleri var ancak hiçbir yatırım yok ve turizme açmak için bir çaba yok. Bu gerçekliği görmek beni çok şaşırttı.

Kitabınızda şimdiki İran Cumhutbaşkanı Ahmedinejad’ın Qasimlo suikastının planlayıcıları arasında yer aldığı yazılıdır. Bu bir görüş müdür yoksa belgelere dayandırdığınız bir iddia mıdır?Geçen yıl Abulhassan Banisadr (Eski İran Cumhurbaşkanı) ile bu konuda bir röportaj yaptım. Benisadr’ın bana söylediğine göre, suikastı yapan timde yer alan birisinin itiraflarına göre 1988 yılında Rafsancani ile görüştüklerini ve Rafsancani’nin Qasimlo ile önce bir görüşme süreci geliştireceklerini ve sonrasında da onu öldürmeyi planladıklarını söyledi. İtirafçıya göre suikastı gerçekleştirmek için iki tim oluşturuldu. Birinci tim cinayeti bizzat gerçekleştirecek olan timdir, ikincisi de birinci timin cinayeti gerçekleştirmesi için gerekli silah, güvenlik ve planlama gibi gereksinimleri temin etmekle görevlendirildi ve şimdiki İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ikinci tim de yer aldı. Suikastta kullanılan silahların Ahmedinejad tarafından Viyana’ya ulaştırıldığı sanılıyor. Yaptığım araştırmalar sonucunda Ahmedinejad’ın kesinlikle suikastin planlamasında yer aldığı görüşüne ulaştım.

Qasimlo suikastının nasıl işlendi?1988 İran ile Irak arasındaki savaşından sonra Qasimlo İran ile görüşmelerin yapılması gerektiğini düşündü ve bu yönlü çalışmalara başlattı. Dönemin İran Parlamentosu Başkanı Haşimi Rafsancani konunun görüşülmesi için YNK Başkanı ve şimdiki Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile görüştü ve Viyana’da bir görüşmenin ayarlanmasını istedi. Kasım 1988 ve Ocak 1989 iki görüşme ayarlandı. Bu sırada Qasimlo’nun öldürülmesi planı da hazırlandı. Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner Qasimlo’nun toplantıya gitmesini istemedi, çünkü İran rejimine güvenmiyordu. Qasimlo’ya yakın birçok kişi bu toplantıya gitmemesi için uyarılarda bulundu, ancak Qasimlo bunların hiçbirini dinlemedi ve görüşmeye gitti. Çünkü Kürt sorununun İran’da çözülmesini istiyordu. Humeyni de yeni ölmüştü ve yeni bir lider vardı karşısında. Qasimlo Temmuz ayının başlarında yapılan bir toplantıya gitti. 13 Temmuz 1989 günü yapılan ikinci toplantıda Qasimlo öldürüldü. Qasimlo ile birlikte görüşmeye gelen Abdullah Ghaderi Azar ve Fadhil Rassul da öldürüldüler. Suikastı 3 İranlı yaptı. Diplomatik kimliklerle dolaşan İranlıların nasıl bu silahları temin ettiği ve taşıdıkları uzun yıllar tartışıldı ama herhangi bir çözüm bulunamadı.

Yıllardır Kürtler üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Sizce de Kürtler ulusal bir birlik oluşturabilirler mi?Eğer Qasimlo yaşasaydı bu konuda önemli bir gelişme yaratacaktı. Anladığım kadarıyla Kürtler birlik olmayı öğrenmelidirler. Güney Kürdistan’da Barzani ve Talabani güçleri uzun yıllar çatıştı ve bu uzun çatışmalardan sonra birlikte olmanın gerekliliğini öğrendiler. Ortak bir hükümet kurdular ve tüm dünya ile ilişkileri var. Belki ulasal konferansın yapılması tartışmaları yapılıyor, ama sanırım birlik konusunda tarihsel ve kültürel engeller de var.

Elinizde yeni çalışmalar var mı?Şimdilik bir çalışma yok. Şu anda Qasimlo ile ilgili kitabın İngilizce baskısının yaygınlaştırılması için çalışıyorum. Çünkü İngilizce baskı çok önemlidir, herkes okuyabilir ve etki alanı daha geniştir.

Bir mesajınız var mı?Anladığım kadarıyla Kuzey Kürtleri Qasimlo hakkında yeterli bilgiye sahip değiller. Qasimlo modern bir insandı ve bilinmesinde fayda var. Onun görüşlerinin Kürtler için çok önemli olduğunu düşünüyorum ve onun neler yaptığının bilinmesi gerekiyor.

Wednesday, 1 September 2010

Zihniyet Devrimi Şart



Hasan Uşak

Kürt sorununa yönelik yaptığı akademik çalışmalarla tanınan Prof. Dr. Doğu Ergil, sorunun çözümü için bir zihniyet devriminin gerekli olduğunu söyledi. Prof. Ergil, barış süreçleriyle ilgili bir toplantı için bulunduğu Londra’da sorularımızı yanıtladı. Uzun süredir yakından ilgilendiğiniz Kürt sorununun çözülmesinin önündeki asıl nedenler nelerdir?

- Birinci neden hala sorunun ne olduğunu tanımlayabilmiş değiliz. Tanımlayamadığınız da eğer bir sorunsa, nasıl ortadan kaldırılacağını ilişkin akıllı çıkarımlar yapamazsınız.
- İkincisi konuya tamamen ideolojik yaklaşmaktır. Yani ‘Biz ve Onlar’ tarzındadır. Biliyoruz ki milliyetçilik, karşılıklı birbirini bileyen bıçaklar gibi keskinleşir.
- Üçüncüsü sorunu çözmek için seçilmiş şiddet yöntemi, çok zaman, çok kaynak tükenmesine neden oldu. İnsanlar bunun sonunda kazanmak istiyorlar. Böyle olunca da çözüm zorlaştı.

Peki Kürt sorununu tanımlamak çok mu zor?Hayır. Meseleye ideolojik bakmak sorunun tanımlanmasını zorlaştırıyor.

Bunu kimler yapıyor?Ben resmi bir tanımlamadan bahsediyorum. Bu resmi tanımlamanın aktörleri bu şekilde tanımlıyorlar. Hepimiz değil de ‘Bizler ve Ötekiler’, olarak tanımlanınca, sorunluyu ortadan kaldırmakla meselenin hal edilebileceğine inandık. Ama böyle olmadı. Böyle olmadığı için de hem çözüm gecikti, hem de sorunun asıl nedenlerini anlamakta başarısız kaldık.

Son zamanlarda sorunun varlığından bahsediliyor ve bazı adımların atıldığı, bazılarının da atılacağından bahsediliyor. Ama yine de sorun çözülemiyor. Neden?Kürt realitesi demek şimdiye kadar varlığı kabul edilmeyen Kürtlerin var olduğunu benimsemek değildir. Kürtler var olacaklarsa nasıl var olacaklar? Yani kelebek olarak mı var olacaklar, balık olarak mı var olacaklar? Eğer vatandaş olarak var olacaklarsa, vatandaşlığın hukuki bir takım nitelikleri var. O niteliklere sahip olmak gerekecektir. Sorun, vatandaş olarak Kürtlerin eşit varlığını kabullenmekte zorluk çekmemizden kaynaklanıyor.

Resmi söylemde Kürtler ile Türkler eşit deniliyor...‘Türkiye’de Kürtler her şey olabilirler ama Kürt olamazlar’ diye bir tabir var. Türkiye Cumhuriyeti’ne Kürt olarak yurttaş olmak mümkün olduğu zaman bu sorun büyük ölçüde çözülecektir.

Bunu böyle kabul etmek çok mu zor?Bu zihniyet devrimi demektir ve zihniyet devrimi aşıldıktan sonra da hukuki değişimlerin olması demektir. Bu da kolay bir iş değildir, devrim demektir. Önce zihniyette bir değişimin olması lazım ve bu da çok zordur. Yerleşik bazı kalıplar var, işte onların parçalanması gerekiyor.

AKP’nin uygulamaya çalıştığı ‘açılım’ projesi, ne kadar çözer?Sorunu AKP çözmeyecek. Çözülmesi gereken bir sorun olduğunu AKP zamanında, çok daha yüksek sesle dile getirebildik. AKP bu doğrultuda bir adım atabildi. Tabii bu yeterli olmuyor. Önce zihniyet devrimi, sonra hukuki düzenleme ve ertesinde de hayatın tüm alanlarında bir değişim gerekiyor. AKP bunun çok derine inebileceğini gördü, kamuoyunun buna hazır olmadığını gördü ve bu değişimleri yapamayacağını anladı. Bu nedenle bu paket seçimlere kadar ertelendi. AKP içinde bu büyük dönüşümü kabul edebilecek kadroların ne kadar etkili olduğunu da bilmiyoruz.

Kürt tarafının, sorunun çözümü konusundaki çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt tarafının şöyle bir sorunu var; nasıl Türk tarafı, devletin de, mülkün de sahibi kendisi zannediyor ve bu zihniyet ile kendisi dışında olanlara bakıyor ve verdiği her hakkın bir taviz olduğu sanısındaysa, Kürtler de “Biz çok çektik, neden çok şey bizden esirgendi, ben de silaha sarılırım ve hakkımı ararım” diyor. Silaha sarılmanın olağan bir hak arama yöntemi olmadığı açıktır. Bunun getirdiği bir takım sakıncalar var:
- Kendi halkından çok büyük fedakarlık bekliyor.
- Halkına getirileri olacaksa bunun çok uzun vadede ve çok küçük olacağını görüyor ama kabullenmekte zorlanıyor.
- Bu yöntemin dünyada kabul edilmediği giderek algılanıyor.

Bu nedenle silahlı isyan yöntemi dışında daha yaratıcı yöntemler geliştiremediği sürece, Kürtlerin de gideceği fazla bir yer yoktur.

PKK defalarca silah bırakmaya hazır olduğunu söyledi ve ateşkeşler yaptı... Bu terminoloji hatalı bir terminolojidir. Ateşkes bir savaş kavramıdır, bir siyaset kavramı değildir. Eğer aranan eşitlik, demokrasi ve haklar temelinde yeni bir düzen ise “insan canını başkasının iradesi ile almak” dediğimiz şiddet kullanımının bir yöntem olmaması lazım. “Başka imkan yoktu mecbur kaldık” gibi sözler söylenebilinir. Şiddet büyük bir haksızlığa uğramış, dışlanmış bir halkın karşılaşmış olduğu haksızlığa karşı bir başkaldırısıdır. Bir işlevi vardır. Bu işlev nedir; böyle bir haksızlığın olduğunu ve o insanların hak ve eşitlik beklediklerini duyuruncaya kadar işlevseldir ancak ondan sonra zararlıdır. Çünkü istenen hakları verecek sistem, bu hakları vermek için gerekli demokratik esnekliğe kavuşamıyor. Silahlı mücadele, karşısında militarizmi yaratıyor. Sistem militarize kaldığı sürece de demokratikleşmiyor...

Kürtler çok daha yaratıcı sivil ittiatsızlik yöntemleri geliştirmek durumundalar. Eğer Kürtler silahlı mücadele yönteminden vazgeçseler, ABD ve Avrupa tarafından daha çok desteklenirler. Türkiye’de demokratikleşmenin itici gücü Kürtler olacaktır. Türkler, Kürtler sayesinde demokratik bir düzene kavuşacaklar. Silahlı mücadele hem bunu geciktiriyor hem de zorlaştırıyor.

Çok sayıda silahlı militan var ve bunların çoğu savaşın içinde yer aldı, bunlar için nasıl bir çözüm olabilir?O ayrı bir konudur. Öcalan diyor ki, “bana söz versinler militanları sınır dışına çekeyim.” Bu işler bu kadar basit değildir. Demobilizasyon denilen bir şey var, silahlı güçlerin çözülmesi sonra da onların entegrasyonu var ve ondan sonra da adalet var. Çok sayıda insanı öldürmüş olanlar var ve onların adalet sistemi içinden nasıl geçecekleri sorunu var. Çeyrek asırdır çok acı yaşandı. Bunlar kolektif bellekte nasıl yer alacaklar. Ona yer açmak lazım.

Tam da bu aşamada BDP’nin rolü nedir?Ben BDP’li arkadaşlarla görüşüyorum. O kadar inanmışlar ki, “AKP ile müzakereler yapmaya çalıştık bizi hiç dinlemedi, bu yüzden onların anayasa paketini desteklemeyeceğiz” diyorlar. Bunu benimsemek çok kolay geliyor. AKP’nin anayasa paketi diye bakma, ilke olarak bak olaya...

Sunday, 29 August 2010

BDP Batman Milletvekili Bengi Yıldız; “AKP Türkiye’de ve Orta Doğu’da Kahramanlaştırılmak İsteniyor”



Hasan Uşak
Çeşitli temaslarda bulunmak için geldiği Londra’da BDP (Barış ve Demoktasi Partisi) Batman Milletvekili Bengi Yıldız ile DTP’nin kapatılmasının nedenleri ve yeni kurdukları BDP’nin hedeflerini konuştuk. Bengi Yıldız, “Türkiye’yi dizayn etmeye geldik” diyerek yeni partilerinin hedeflerini özetledi. 

Sunday, 22 August 2010

Mahabadlı Shila olimpiyatlara hazırlanıyor














Hasan Usak
Londra’da yaşayan 18 yaşındaki Kürt kızı Shila yoğun bir tempo ile 2012 yılında yapılacak olan Olimpiyata hazırlanıyor. Halter hocası bir babanın kızı olan Shila 8 yaşından beri halter çalışıyor. Almanya’da yapılacak olan uluslararası halter yarışmasına Kürdistan adına katılacak olan Shila, altın madalya alması durumunda Britanya milli takımının bir üyesi olarak Londra olimpiyatına katılacak.

18 yaşındaki kolej öğrencisi ve halter sporcusu Kürt kızı Shila Panjavi 24 Nisan Cumartesi günü yapılan British Junior Championships (Britanya Gençler Şampiyonası) da gümüş madalya alarak bir ilke imza attı.

Doğu Kürdistan’ın Mahabad şehrinden olan halterci bir babanın kızı olarak 5 yaşında Britanya’ya gelen Shila, babasından ve amcasından etkilenerek halter yapmaya başladı. Shila neden halteri tercih ettiğini, “Çünkü babam ve amcam halterciydiler. Onlar hep olimpiyatlara katılmak istediler ama katılamadılar ben onların bayrağını olimpiyatlara taşımak istiyorum” sözleriyle anlatıyor.

6 yıl aralıksız halter antrenmanları yapan Shila, “14 yaşındayken okulum nedeniyle bir ara verdim ve kısa bir süre önce yeniden başladım. Olimpiyatlara hazırlanmam gerekiyor ve bunun içinde çok sıkı bir çalışma yapıyorum. Haftada 5 kez 3 saat antrenman yapıyorum” dedi.

KAÇAN ALTIN MADALYA

53 kilo kategorisinde 23 yaş altı Britanya Gençler Şampiyonasına katılması gereken Shila 100 gram fazlasından dolayı bir üst kategoride yarışmaya katıldı. Yarışmada 50 kilo koparma ve 63 kilo silkme dalında başarı gösteren genç yarışması Shila: “Eğer 100 gram fazlam olmasaydı kendi kategorimde yarışmaya katılacaktım ve kesinlikle altın madalya alarak Britanya milli takımında yer alacaktım. Birinci olamamak iyi değildi ama hayat devam ediyor. Ben ikinci oldum bu üçüncü olmaktan iyidir. Bir sonraki yarışmada birinci olacağıma inanıyorum. Önemli olan motive olmaktır.”

KÜRDİSTAN ADINA KATILIYOR

Nereli olduğu sorulduğunda Kürdistan diyen ve ilk kez Kürdistan adına Almanya’da yapılacak olan 7. İnternational Eleiko Women Grand Prix yarışmasında katılacak olan Shila; “Bu yarışmalara Kürdistan adına katılacak ilk kadın olacağım. Bu yarışmaya daha önce de katıldım ama Britanya’yı temsilen katıldım. 2004 yılında Avustralya’da yapılan aynı yarışmaya katıldım ve dereceye giremedim. O zaman 14 yaşında ve karşılaşmanın en genç sporcusuydum. 2005 yılında aynı yarışmada üçüncü oldum ve 2006 yılında da ikinci oldum” dedi.

Önümüzdeki günlerde 7. si yapılacak olan yarışmada şampiyon olmaya hazırlanan Shila, babası tarafından eğitiliyor ve haftanın 5 günü 3’er saat antrenman yapıyor.

25 YILLIK TECRÜBE

Shila’nın babası Kazem Panjavi; “25 yıllık halter tecrübem var ve tüm tecrübemi kızıma aktardım. Ben onu en iyi yerlerde görmek istiyorum. Benim yapmak isteyip de yapamadıklarımı kızımın yapmasını istiyorum. Ben Olimpiyatlara gidemedim ve Shila’nın katılmasını ve madalya almasını istiyorum. 2012 Londra olimpiyatlarına Kürt bayrağı altında katılmasını umut ediyorum. 2016 olimpiyatlarında da daha üstün başarı getirmesi için yoğun çalışıyoruz” diyor.

SPONSOR ARAYIŞI

Bir süre Britanya milli halter takımını da çalıştıran Kazem Panjavi Almanya’da yapılacak olan yarışmada Kürdistan adına mücadele etmek için çok çalıştığını ve başardığını söylüyor ancak bu yarışmaya katılmak için önlerinde maddi engellerin olduğunu belirten Kazem Panjavi; “Almanya’da yapılacak yarışmada Shila’nın Kürtdistan’ı temsilen katılmasını sağladım ama bu yarışmaya katılmak için yeterli maddi imkanımız yok ve 12 gün içinde para temin etmem gerekiyor ki yarışma komisyonuna vereyim. Bayrağımızın diğer bayrakların yanında dalgalanması çok güzel bir şeydir ve daha önce bunu hiç yapamadık” şeklinde konuştu.

Thursday, 12 August 2010

Peşmergelik Yapmak Ayıplanırdı


 Hasan Uşak
Tamin Kakasur, 1976 yılında fiilen peşmergelik yapmaya başlayan Meryem Xan’dan sonra fiilen peşmergelik yapan çok az Kürt kadınından biridir. 1979 yılından 1991 yılına kadar Kürdistan dağlarında peşmergelik yapan Tamin, omuzunda silah ile Kürdistan’ın sarp dağlarında mücadele ettiğini söyledi. Şu anda Almanya’da yaşayan Tamin, ziyaret için geldiği Londra’da görüşlerini ve yaşadıklarını okuyucularımızla paylaştı. Ne zaman peşmerge oldun?1979 yılında peşmerge oldum. 1980 yılının 11 ayında da Kürdistan Sosyalist Partisi’ne katıldım.

Thursday, 22 July 2010

Enfal’in Mezarlığı Bile Yok




Hasan Uşak

1987-88 yılları arasında Güney Kürdistan’da gerçekleştirilen Enfal katliamını yaşamış kadınlar üzerine doktora çalışması yapan araştırmacı ve aynı zamanda şair Dr. Choman Hardi, bilimsel çalışmaları sonrasında ulaştığı bilgileri bizimle paylaştı. Araştırmacı kimliği kadar şair kimliği ile de tanınan Dr. Hardi’nin iki şiiri Britanya’daki tüm orta okulların ders kitaplarına yer alıyor. Hardi, çalışmaları kapsamında çok sayıda Enfal kurbanı ile görüştü ve çalışmalarının sonuçlarını yakında piyasaya çıkacak olan “Gender and Genocide (Cinsiyet ve Jenosit)” adlı kitabında topladı.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?Ben sürgün bir Kürt kadınıyım. Benim tüm hayatım sürgünde geçti. 1974 yılında Süleymaniye’de doğdum ve bir kaç ay sonra ailem İran’a göç etmek zorunda kaldı. 5 yıl İran’da kaldım ve sonra yeniden Güney Kürdistan’a döndüm. Saddam Hüseyin’in Kürtler’e karşı kimyasal silah kullandığı yıl olan 1988’de 14 yaşındaydım ve bir kez daha İran’a gitmek zorunda kaldım. 1991 yılında İstanbul’da kaldım. 1993 yılında da Britanya’ya geldim. Burada kaldığım süre içinde iki yıl eğitim ve araştırmalarım için İsveç’te kaldım. Yaklaşık iki yıl kadar da araştırma çalışmalarım için Paris’te kaldım.

Hayatım çeşitli yerlerde geçti, benim için mekan her zaman değişti ama üretken olmayı her zaman esas aldım ve bunu her yerde yapmaya çalıştım.

Kürdistan’da hayat çok zordu ve bizler sürekli baskılardan, operasyonlardan kaçmak zorunda kalıyorduk. Britanya’ya geldiğimde 8-9 yıl kadar Kürt değerlerinden uzak durmak ve daha çok İngiliz kültürü ile yaşamak istedim. Ancak bir süre sonra yeniden Kürt değerlerine yakın olmak istedim ve onları yaşamak istedim.

Neden?Britanya’da göçmen bir kadındım ve çok sayıda benim gibi kadın vardı. Bunların önemli bir kısmı eşlerinin yanında buralara kadar gelmişlerdi ve bazıları da sonra bin bir zorlukla buraya kadar ulaşmışlardı. Bu konuyu ele almak istedim ve araştırmalar yapmak istedim. İlticacı Kürt kadınları konulu doktora çalışması yaptım. Kendimle diğer kişiler arasında çok fark gördüm. Kadınların ne yaşadıklarını anlamak istedim. Bazıları istediği özgürlüğü ve hakları elde edebiliyordu ama bazıları ise ‘namus’ adına burada öldürüldü. Kürdistan’da herkes için standart bir yaşam var. Okula gidilir, evlenilir, çocuk sahibi olunur gibi. Avrupa’da daha fazla hak ve imkan var. Bu imkanlardan yararlanmak isteyen kadınlar kendi toplumları ile sorunlar yaşamaya başlıyorlar. Kadınların bu imkanlardan ne kadar yararlandıkları ve bundan nasıl faydalar ve zararlar gödüklerini anlamak istedim. Kürt kadınları ile görüşmeye başladım ve konuyu incelemek için harekete geçtim.

Enfal konusunda da araştırmalar yaptınız mı?Enfal olduğu zaman ben Kürdistan’daydım. Şehirde yaşadığımdan dolayı çok fazla etkilenmedim. İran’dayken de Enfal ile ilgili çok hikayeler dinledim. Bu hikayeleri Britanya’ya göç etmiş kadınların hikayeleri ile bir araya getirdiğimde şiddetin toplum yaşamı ve kişiler üzerindeki etkilerini incelemek gerektiğine inandım. Kürdistan’ın diğer parçalarında da bulundum ve Kürtlerin sosyal yapısı konusunda farklılıklar da olduğunu gördüm.

Kürtler arasında nasıl farklar var?Ben Doğu Kürdistan’da kaldım, Küzey Kürdistan’da da kaldım. ‘Namus’ cinayetleri daha çok Güney Kürdistan’lı Kürtlerde var. Irak hükümeti ve politikalarının bunda büyük etkisi var. Kürtler hep şiddetle yüz yüze kaldılar ve bazende şiddet uyguladılar.

Araştırmalarınız böyle bir düşünceden sonra mı başladı?Bir Kürt televizyonunda izlediğim Enfal programının da büyük etkisi oldu. Ve bir kurumdan fon alarak araştırmaya başladım. Önce kendime sorular sordum , ‘Ben kimim ve ben neler yaptım’ gibi. Diğer yandan şiirler yazdım. Bunların hepsi bir biri ile ilgilidir. Babam Soranice yazan ünlü bir (Ahmed Hardi) şairdi. Her zaman evimizde şiir vardı. İran’da kaldığım zamanlarda Fars şiirlerini okumaya başladım. Şiir yazmaya da buraya geldikten sonra başladım.

Enfal araştırmaları sizi zorladı mı?Enfal üzerine çalışmak benim için çok zor oldu. Psikolojik açıdan da beni çok zorladı. Çoğu kadın olmak üzere çok sayıda Enfal kurbanı ile görüştüm ve onların hayatlarının nasıl harap edildiğini, nasıl hayal kırıklığı yaşadıklarını dinledim.

Kadınlar çok daha etkilendi... Enfal’da daha çok erkekler öldü. Kadınlar ise çok sayıda çocukları ile kendi başlarına kaldılar ve bu kadınların hepsi de eğitimsizdi. Kadınlar köylerini terk etmek zorunda kaldılar ve şehirlere geldiler. Bu kadınlar kendi başlarına hayatlarını kazanmak zorundaydılar ve çocuklarına da bakmakla mükelleftiler. Eşi olmayan kadınlara Kürdistan’da başka gözlerle bakılır, hem korumasızdılar hem de erkekler için kolay birer hedef durumundaydılar. Bence kadınlar diğerlerinden daha çok acı çekti.

Çocukların durumu?Çocukların çoğu Saddam rejiminin kamp adını verdiği cezaevlerindeydiler. Kadınlar ve çocuklar Arabistan sınırında kurulan bu cezaevlerinde tutuldular ve orada aç kaldılar, salgın hastalıklar türedi, çok sayıda çocuk hayatını kaybetti. Bir kampta kadınların anlatımlarına göre siyah bir köpek bulunuyormuş ve ölen çocukların cesetlerini bu köpeğe yediriyorlarmış. Germiyan bölgesi var. Adından da anlaşılacağı gibi sıcak bir bölge. Orada Enfal’dan sonra bir çocuk doğuyor ve o çocuk 10 yaşlarındayken siyah köpek ile ilgili rüyalar görüyor. Çünkü bu siyah köpek hikayesi dilden dile dolaştı ve o günleri görmeyen çocuklar dahi fazlasıyla etkilendiler. İnsanların cesedini yiyen siyah köpek geçmiş günlerin bir sembolü olarak yeni nesillere aktarıldı.

Kadınlar hala çocuklarının ve eşlerinin öldüklerine inanmıyorlar. Çünkü onların bir mezarı yok. Halepçe’de ölenlerin mezarları var ama Enfal’ın mezarlığı yok. Kayıp olanların bir gün geleceği bekleniyor. Saddam rejimi yıkılmadan önce kayıpların cezaevlerinde olduğu ve bir gün dönecekleri beklendi ama Saddam rejimi yıkıldıktan sonra cezaevlerinden bekledikleri kişiler dönmediler.

Araştırmalar sonunda hangi noktaya vardınız?Bu çalışmalarımı bir kitapda topladım ve yakında piyasaya çıkacak. Gender and Genocide (Cinsiyet ve Jenosit) başlığındaki kitap İngilizce olarak yayınlanacak. Kitabın bir bölümünde Enfal’in bir soykırım olup olmadığı sorunu irdeliyor. Diğer bölümlerde de kadınların durumunu analiz ediliyor. O günleri yaşayan kadınların çoğu bir çok hastalığa yaklandı, psikolojik sorunlar yaşadı. Kadınların Enfal sonrası yaşamlarını da ele alıyor.

Ulaştığım önemli sonuçlardan biri şöyle: Enfal, kadınların erkeklerden daha güçlü olduğunu kanıtladı. Hiçbir eğitimi ve iş deneyimi olmayan bu kadınlar Enfal sonrasında ayakta kalmayı başardılar, şehirlere yerleştiler, ev yaptılar, çalıştılar, çocuklarını büyüttüler. Bu kadınların çoğu yeniden evlenmedi.

Peki neden?Bir çok nedeni var. Her şeyden önce evlenmeleri durumunda yeni eşleri çocuklarını kabul etmezdi. Toplumsal yargılar da çok etkili oldu. Eşi ölen kadının evinde kalması yönündeki sosyal baskı da etkili oldu. Bir diğer önemli neden, kadınlar hiç bir zaman kendi başlarına kalmadı ve hep eşlerinin hükmü altındaydılar. Enfal sonrası ise kadınlar eşsiz yaşanabileceğini gördüler ve kendilerine güven kazandılar. Kendilerini karar verir durumunda gördüler ve yeniden bir eşinin hükmü altına girmek istemediler.
Diğer bir realite ise çok sayıda kadın vardı, erkeklerin sayısı azdı. Erkekler de bu durumdan son derece yararlandılar birden fazla kadınla evlendiler ve her seferinde daha genç olanlarla evlendiler. Bazı kadınlar yeniden evlenmek için imkan bulamadı bazıları da bir daha evlenmemeye karar verdi.

Tuesday, 20 July 2010

Az İmkan Ama Çok Emek



Hasan Uşak

Ax’, ‘Fotoğraf’, ‘Dur’, ‘Güneşe Yolculuk’ ve ‘Bahoz’ filmlerin yönetmeni Kazım Öz, yaptıkları filmlerde az imkan buna karşılık çok büyük emekler sarfedildiğini dile getiriyor. Geçtiğimiz ay gerçekleşen Londra Kürt Film Festivaline katılan yönetmen Öz, sinema öyküsü ve ‘Bahoz’a (Fırtına) dair sorularımızı yanıtladı.

Sinemaya başlama öyküsünü kısaca anlatır mısınız?Ben Dersim’liyim ve 18 yaşıma kadar orada yaşadım, sonrasında üniversite eğitimi için İstanbul’a gittim. Öğrenciyken Mezopotamya Kültür Merkezi’nde (MKM) çalışmaya başladım. Orada tiyatro çalışmalarında bulundum. Oyucunluk ve reji yaptım. 1996 yılında da bir sinema kollektifi oluşturduk ve o günden beri de orada çalışıyorum. Üniversitede inşaat mühendisliğini okudum, sinema üzerine master yaptım ve şimdi de doktoramı bitirmek üzereyim. Sinemaya ilgim MKM ile başladı. Üniversitedeyken de politik bir kimliğim vardı. Sanatta biraz daha kendimizi geliştirmek, sosyal olarak gelişkin olmak için ilerletilmesi gereken bir alan gibi geldi bana. Yani başlarda biraz politik bir ihtiyaç gibi geldi ama, zamanla daha yerine oturdu.

Yani sinema geçmişiniz yoktu...Sinemacılık yapmaya karar verdiğimde sadece iki tane film izlemiştim. Tiyatro yapmaya karar verdiğimde de hiç tiyatro oyunu izlememiştim. Kendiliğinden gelişti.

Peki bu kadar başarıyı nasıl gösterebildiniz?Bu yaşadığım hayat veya Kürtlerin durumu ile ilgili olabilir. Kürtlerin politik atmosteri ile ilgili olabilir. Sinemacılığın gelişmesinde MKM’nin bir rolü var. Geçmiş bir tecrübem olmamasına rağmen sinemacılığı tanıdıktan sonra ben bir hayli ilgi gösterdim ve ilk üç dört yılda bir üniversite eğitim kadar çalışması yaptım. Bunların hepsinin katkısı vardır.

İşlediğiniz konuların çarpıcı olması mı size başarı getiriyor, yoksa sizin konuyu işleme tarzınız mı başarı getiriyor?Konular kolay kolay başarı getirmez. Bir ifade tarzı yakalamadıktan sonra sanatta pek başarı gösterilemez ve uluslararası alanda kabul görmek de kolay değildir.
Sorunlar her zaman her yede var ama, sanat hep gelişmeyebilir. Sanatın kendine özgü bir doğası, bir yasası vardır. Belki biz bunları tam yakalayamadık ama yaklaştık ve zaman zaman da yakalıyoruz.

Çalışmalarınızı çok az bir imkanla yapıyorsunuz ve büyük başarı sağlıyorsunuz bunun nedeni nedir?Çok az imkanla ama, çok büyük emekle yapıyoruz. Bu emeklerin uzaktan görülmesi zordur. Ben Fırtına (Bahoz) filmine harcadığım emeği hayatım boyunca hiç bir şeye harcamadım. Bana göre Türkiye’de hiç bir yönetmen bu kadar enerji harcamamıştır. Aylarca süren bir çalışmada çoğu gün bir kaç saat uyuyabildim. Çok uzun zaman masa başında oturdum. Birçok çalışmayı kendimiz yaptık.
Fırtına filmi normal şartlarda bir kaç milyon Euro’luk harcama gerektirir ve biz bunu 400 bin Euro’ya mal ettik. Maddi nedenlerle eksik kalan kısımları biz daha çok emekle ve özel çabalarla kapattık.

‘Fırtına’ filminde gerçekten de fırtınalı bir dönemi işlediniz. Üniversitelerin örgütlenme alanına çevrildiği ve öğrencilerin sürekli kırsala taşındığı bir dönem ekrana aktarılıyor. Film nasıl bir tepki aldı?Yeni gelişen Kürt sinemasında daha çok bir trajedi işleniyor, acılar dile getiriliyor. Türkiye sinemasında politik kimlikli şahsiyetler genelde yenilen, kaybeden, sonunda umutsuzluğa kapılan ve yenik bir ruh hali ile gösterilir. Fırtına filmindeki en büyük farkı ben burada görüyorum. Eksikler, zaafiyetlerlerine rağmen mücadele ediyorlar ve bunun heyecanını duyuyorlar. Bunun karşılık bulduğunu düşünüyorum. Türkiye’de milliyetçi çevreler tarafından sert tepki gösterildi. Genel seyircilerin filmi heyecanla izlediklerini gözlemledim.

Neden Fırtına (Bahoz) ismini kullandınız?Çünkü fırtına serttir, denegeleri bozar, insanları savurur, insanları değiştirir. Doğadaki fırtına olayına da çok benziyor.

Fırtına filmi Kürt sinemasının neresinde duruyor?Fırtına ile yeni bir sayfa açtığımızı düşünüyorum. Biraz uzun olduğu için seyirciyi biraz da zorluyor. Bahsettiğim karakterlerde de görüleceği gibi bir politik hikaye ve sinemagrofik bir dilden vazgeçmedik, bir estetik arayışı var. Bu iki dengeyi yakaladığımızı düşünüyorum ve Kürt sineması için bir referans olacağını düşünüyorum. Bu konuda film yapmak isteyenlerin Fırtına’yı aşmaları gerekecektir.

Genel olarak Kürt sineması hakkında ne düşünüyorsunuz?Bir Kürt sinemasının doğduğundan bahsedebiliriz. Bir çocukluk aşaması olarak değerlendirmek lazımdır. Daha rotası belli olmayan bir çocuk, anlayışı tam oturmamış, kendi kökleri üzerine tam oturmamış bir çocukluk dönemi olarak görüyorum. Kürt sineması daha iyi olacaktır çünkü arkasında bir halk hareketi bir aydınlanma, dünyayı değiştrime çabası vardır.

Kürt sineması derken sadece Kuzey Kürdistan’dan behsetmiyorum. Diğer parçalar ile de ortak bir çalışma var mıdır? Tabii bir kopukluk var. Kürt sineması tam olarak kendi dilini bulamadı henüz. Sinema da Kürtlerin hikayesi gibi çok parçalandı. Her parçadaki sinema parçasının etkisinde kaldı. İran’daki sinema İran’ın etkisinde, Türkiye’de Türkiye’nin etkisinde kaldı. Biraz kendi kültürel köklerinden uzak olduğu için şimdilik bir ortaklık bulmak çok zor ama, ideolojik bir mücadele var ve bu kendi yolunu bulacaktır.

Fırtına filminde tüm Kürtler kendilerini bulabiliyorlar mı?Fırtına’yı izleyen Türkiye sol hareketi kendilerini biraz buldular. İran’da öğrenciler şu anda biraz Fırtına’daki hikayeyi yaşıyorlar. Suriye’de Kürt öğrenciler benzer bir durumu yaşıyorlar. Bence ele aldığımız konu evrensel bir Kürt hikayesi sayılır. Ancak biraz içe dönük olan yanları da var.

Kürdistan’ın diğer parçalarındaki sinemacılarla ilişkileriniz var mı?Çoğu ile kontağımız var. Kürt film festivalleri bu anlamda iyi olanak yaratıyor. Bu tür çalışmaları geliştirmek gerekiyor. Bu vesile ile biz bir birimizi daha iyi anlıyoruz ve daha ortak noktalar yakalayabiliyoruz.

Kürt sineması için ortak bir platform mümkün müdür?Çok katı olmamak ve bir birini çok baskılamamak kaydıyla ve özgür bir ilişki biçimi ile bir ortaklaşma olabilir ama, tersi olursa Kürt sineması önünde engelleyici olur. Bizde kurumlaşmalar hem çok gerekli hem de çok tehlikeli. Kurumlar bazen gelişmemenin nedeni de olabiliyorlar. Demokratik kurumlaşma olmadıkça objektif olarak sanatın gelişmesi önünde engel oluyor.

Londra Kürt Film Festivali’ne katıldınız, festivali nasıl buldunuz? Farklı yerlerden çok sayıda filmin gelmiş olması çok olumlu. Bunun korunması lazım ancak biraz daha seçici olmak gerekiyor. Seyircimiz yeni oluşuyor ve hassas davranmak lazımdır. Burada 127 değilde 40 tane film ile çok daha iyi bir atmosfer yakalanabilinirdi. Panel ve tartışmalar biraz eksik kalıyor. Atölyeler keşke olabilseydi.

Uluslararası nitelikleri olan bir Kürt filmi yapılacak mı?Aslında bir konu iyi anlatıldığında kendiliğinde uluslararası olacaktır diye düşünüyorum.

İzleyiciye son mesajınız nedir?Alternatif devrimci sinema kendi seyircisi ile birlikte sinemayı yaratacaktır. Filmlerimizin doğru yerde ve zamanda izlenmesini ve doğru tartışmalara katılmalarını istiyoruz.

Saturday, 17 July 2010

Yönetmen Çayan Demirel, “Dersimliyim ve Kürdüm Dolayısıyla Dertlerim ve Acılarım Var”

Hasan Uşak

Dersim 38 ve 5 Nolu Cezaevi belgeselleri ile Kürt halkının yaşadığı acıları beyaz perdeye aktaran yönetmen Çayan Demirel neden belgesel film yapmayı terchih ettiğini anlattı. Sinemacılık eğitimi almamış olan yönetmen Kürtlerin yaşadıkları acıların belgelenmesi gerektiğine inanarak yola çıktı ve iki önemli konuyu beyaz perdeye aktararak başarı kazandı. Çayan Demirel ile belgesel filmler ve Diyarbakır Cezaevi üzerine konuştuk.

- Kendinizi kısaca tanıtırmısınız?
1977 Dersim doğumluyum. Yoksul bir ailenin çocuğuyum ve ailemiz ekonomik nedenlerden dolayı 1960’lı yıllarda İstanbul’a göç ettiler ve ben İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. Benim ilk belgesel çalışmam Bilim Felsefesi Yılmaz Güney’in biyografisi üzerine oldu ve bunu bir grup arkadaş ile yaptım. Daha sonra Dersim 1938. Şimdi de 5 Nolu Cezaevi belgeselini yaptım.

- Sinemacılığa neden ilgi duydunuz?
Ben sinemacılık eğitimi almadım. Yılmaz Güney’in biyogrofisi üzerinde çalışken tarihi olayların kayıt altına alınıp arşivlenmesi gerekir diye bir fikir oluştu bende ve sonra bu kayıtları nasıl yaparız diye düşündüm. Bazı arkadaşlarında yardımı ile Yılmaz Güney ile ilgili bir belgesel yaptık. Bu çalışma bende dertlerimi belgesel yolu ile anlatırım diye bir kanı oluşturdu ve yola koyuldum. Belgesel film yapmak benim için bir hedef değil bir araçtır.
Dersimliyim ve Kürdüm. Dolayısıyla benim dertlerim ve açılarım var. Cumhuriyet tarihi boyunca red edildik. Bu red edilme kültürüne karşı bir hesaplaşma kültürünün gelişmesi gerekiyor. Bizim bir tarihimiz var ve bu tarihi yazmak da benim gibi insanlara düşüyor. Yaşadığım acılara ve kendi tarihime sahip çıkabilmek için belgesel alanı ile buluştum.
- Dersim Katliamı ve Diyarbakır Cezaevi Kürtlerin iki acılı noktasıdır neden bu olayları seçtiniz?
Bunlar çok önemli olaylardır ve bunları biraz geriden alıp anlatmak gerekiyordu. Osmanlı’da bir millet sistemi vardı ve bu sistem içinde Beylikler ve Derebeylikler halinde özerk yaşıyorlardı ve kendi bölgelerine hakimdiler. Ancak Türk ulus devletinin oluşması ile beraber Kürtler yok sayılmaya ve Türkleştirme hareketı başladı. Çok ağır asimilasyon politikası yürütüldü ve bunu en belirgin noktalarından biri 1938 Dersim’dir. Bu olay sistemin deşifresi anlaımdan çok önemlidir. Daha sonraki yıllarda bu olaylar devam etmiştir 1980 ve Diyabakır cezaevi de sistem içinde önemli bir duraktır.
- Diyarbakır Cezaevi ile ilgili çekimlerinizde zorluk ile karşılaştınız mı?
Dersim 38 belgeselim yasaklandı Cezaevi ile ilgili çekimlerinden önce bazı kaygılarım vardı. Acılara sahip çıkmak için çekinceleri bir kenara bırakmak gerekiyordu. Ancak bir bire ciddi bir sıkıntı ile karşılaştığımı diyemem. Tabi Türkiye’de resmi ideoloji dışında iş yapmak devletin çeşitli yaptırımları ile karşı kaşıya gelmek demektir. İsmail Beşikçi yazdıkları nedeniyle 17 yıl cezaevinde yatmıştır. Bu sorunları bilip yine bu işleri yapmaya kalkışmak zaten başlı başına bir engeldir.
- Zorlandığınız konu oldu mu?
Her iki çalışmada da en çok zorlandığım konu arşiv malzemesi bulamamaktı. Kürtlerin arşivlemek gibi bir gelenekleri yok. Diyarbakır cezaevi çok önemlidir insanlar feda ruhuyla çeşitli eylemler gerçekleştirdiler ama onların doğru düzgün bir tek fotografları bile yok. O dönem cezaevinde şehit düşmüş olanların aileleri ile diyalog devam etmiyor. Ayrıca bir eleştiri de yapmak istiyorum. Diyarbakır cezaevi Kürtler arasında bir ayrıklıkta yaratmış durumdadır. Bundan sıyrılmak gerekiyor çünkü Kürtlerin orada yaşadıkları acılar var. Kuşkusuz orada direnenler var ve bunlar biliniyor. Bunu bize yaşatan bu egemen sistemdir ve onun karşısında biz yek vucut olmak zorundayız.
- Cezaevinde yatmış kişilerle konuştunuz ve onlar sık sık geriye gittiler ve yaşadıkları acıları anlattılar bunlar sizi duygusal anlamda ne kadar zorladı?
Çok zorladı. O durum karşısında kayıtsız kalamam çünkü o acı benim acımdır ve psikolojim ondan etkilendi. Ondan sıyrılmak mümkün değildir. Belgesel yapmanın bir gereği olarak onun dışına çıkıp dışardan objektif olarak da bakmak önemlidir. Tabi ben bu olayda tarafın ancak bunu yaparkende duygusallığa kaçmadan yapmak lazımdır. Bu benim serüvenimdir benimle çalışan Türk arkadaşlar bundan benden daha fazla etkilendiler. Yaşanan işkenceler gece onların rüyalarına giriyordu.
- Zindanda yaşayanlar belgeseli yumuşak mı buldular?  
Olayı yaşayanlar yumuşak buldular. Zaten oraya yaşanan her şeyi yansıttığım kanısında değilim. 150 saatlik çekim yaptım ve bunu 97 dakikalık bir belgelese sığdırdım. Diyarbakır cezaevi üzerinden 30 küsür yıl geçti Dersim olayı üzerinden daha uzun bir zaman geçti ama bunlar üzerine yapılmış bir belgesel çalışması yok. İlk yapmanın getirdiği bazı sıkıntılar var. Bundan sonra bu çalışmayı yapanlar bu belgesel üzerinden devam edeceklerdir.
- Sizce bir film gerçeğe yakın bir anlatım gücünü gösterebilir mi?
Mümkün değildir. Çünkü anlatıcılar bile anlatılarının ortamı tam verdiği kanısında değillerdi. Bende ondan alıp aktarıyorum ve o gerçekliği bire bir yansıtabilmem çok mümkün değildir. Bir fareyi yiyen adamın psikolojini ben hissedemem ya da yaşatamam. Ama yaşayan onu hisseder. Bu filmler bu işin mahdurlarına yapılmaz bu tür filmler kamuoyuna yapılır, deşifresi için halka sunulur. Cezaevinde yatanlar beni affetsinler. Ben kendi adıma kendi tarihime sahip çıkabilme yetisini göstermeye çalışıyorum.
- Siz Antalya film festivaline katıldınız ve ödül aldınız. Bu konuda ne diyeceksiniz?
Ödülün benim için çok bir anlamı yok. Şöyle bir anlamı var düne kadar red edilen bu olayların Türkiye’nin en popüler festivalinden ödül alması ve bu anlamda tartışmaya sunuluyor olması beni sevindirdi. Tabi kimsenin bir lütfü değildir.  Kürt halkının mücadelesi ile olan bir durumdur.
- Kürtçe film yapma projeniz var mı?
Şimdilik öyle bir projem yok ama Kürtçe film yapmak her zamanki arzumdur.
- Türkiye’de nasıl tepki gördünüz?
Türkiye’de bu insanların neden cezaevinde olduğu soruldu. Bunu milletçi kesimler sordular.tabi onlar kendileri ile karşılaşmamak için yapılanların hak edildiği noktasına getirmek istediler. İnsan hakları ile insandır, tutuklu da olsa insanlık dışı muamele görmemelidir. Kimseye yaptığı işlerden dolayı fare yedirilemez.
- Kürt sineması ne durumdadır?
Ben Kürt sinemacısımıyım bilmiyorum, çünkü sinema demek o dille hitap etmeyi gerektirir. Ben Kürtlere ilişkin çalışmalar yapıyorum ama Türkçe olarak yapıyorum.
- Genç sinemacılara bir diyeceğiniz var mı?
Bizde en büyük eksiklik yaşananları kayıt altına almamaktır. Bizim yazılı tarihimiz yoktur. Düne kadar böyle bir halk yoktu şimdi var. Gençlerin geçmişe ilişkin ne varsa kaydedip bir şekilde ürüne dönüştürmeleri gerekiyor. Bizi biz yapan değerleri kayıt altına almazsak zamanla yok olacaklar. Ben annemin dilini bilmezsen çocuğuma nasıl aktaracam bunu.


 

Tuesday, 22 June 2010

Amedli Çocuklar Bilir ve Yaşar




Hasan Uşak

Yaptığı ilk uzun metrajlı filmi ‘Min Dît- Gördüm’ ile ‘çocuk ve sokak’ gibi önemli toplumsal bir sorunu beyaz perdeye aktaran genç yönetmen Miraz Bezar (37), “Amed’te yaşayan her çocuk filmde anlatılanları bilir ve yaşar” diyor. Şu anda Almanya’nın başkenti Berlin’de yaşayan Bezar ile Amed’te yaşayan çocukların sosyal ve siyasal sorunlarını konuştuk. Bir olaya dışarıdan bakmak ile içeriden bakmak arasında çok fark olduğune belirten Bezar, Kürt sinemasının ise bir oluşum aşamasında olduğunu söyledi. Filmi yapmak için kafanızda bir proje var mıydı?Diyarbakır’ı duyduğunuz zaman savaş ortamı ve yoğun faili meçhuller akla gelir. Bu konuda yazılmış çok sayıda kitap ve haberler var. Berlin’den yazmaktansa oraya gidip insanların hikayelerini bire bir dinlemek ve o hikayelerden yola çıkarak karar vermenin daha doğru olacağını düşündüm ve 2005 yılının sonlarında Amed’e taşındım. Filmin ana konusunu gazeteci yazar Evrim Alataş ile oluşturmaya çalıştık. Yaptığımız araştırmalar ve dinlediğimiz hikayelerden yola çıkarak bir senaryo geliştirmeye başladım. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra da film için para aramaya başladık. Düşük bütçe ile bir film yapmayı anladığım an hazırlıkları başlattık çekimlere başladım.

Berlin’den gördüğünüz Amed ile Amed’in kendisi arasında nasıl farklar vardı?Sinemacı olmanın en güzel yanı bir yere gidip insanlarla tanışmak, hayat ile tanışmak, aileler ile tanışmak çok özel andır. Hayat sanıldığından daha çok sert ama gittiğinizde beklemediğiniz şeylerle de karşılaşıyorsunuz.

Ne gibi?Gerçek hayatın çok sert olduğunu görebiliyorsunuz. Öte yandan insanların ne kadar hayata, aile yapısına bağlı olduğunu da görebiliyorsunuz. Bunu kitaptan okursanız ya da birinden dinlerseniz farklı olur ama Diyarbakır’da yaşarsanız farklı olur. Ailelerin arayışlarını da görebiliyorsunuz ve bir yer edinme çabaları var. Mesela benim filmde oynayan çocuğun babası oğlunun fazla sokakta kalmaması için olağanüstü çaba sarfediyordu. Çocuklarını demokratik kitle kuruluşlarının etkinliklerine gönderiyorlar, bazı kurslara gönderiyorlar. Ancak bunu yapabilecek bilince sahip olmayan aileler de var ve onlar bir süre sonra çocuklarını kaybettiklerini anlıyorlar. Onlarda artık sokak özgürlüğüne, sokağın onlara verdiği özgüvene bağlılıkları oluşuyor. Çocuklar kriminal suçlar işleseler de içinde oldukları gruptan dolayı bir güven duygusu kazanıyorlar.

Kimlik arayışı mı var?Zaten hayat zor ve çocukların bir yerde tutunacakları bir yerlerinin olması lazım. Ya aile bilinçlidir çocuklarını bir biçimde sokaktan uzak tutmaya çalışırlar ya da aile nasıl baş edeceğini bilemez ve çocukları kendi başlarına kalırlar. Çocuklar bir şekilde var olacakları bir ortam ararlar ve bunu gruplaşarak yakalamaya çalışırlar. Kimlik arayışına girerler. Bu kimlik politik kimlik olabilir, bir kap kaçcı grubun üyeliği olabilir. Bunu yadırgamıyorum çünkü gerçekten de bir kimlik arayışı var. Bunu 2006 yılındaki sokak eylemlerinde de görebiliyoruz. Çocuklar kontrolsüz bir şekilde şehri alıkoymuşlardı. Çocuklarda o kadar büyük kin, şiddet duygusu var ve onu nereye doğru yönelteceklerini bilmiyorlar.

İnsanlar yaraları ile yaşıyor

Bu kin ve öfke nereden kaynaklanıyor?Diyarbakır’da yaşayanların tanık oldukları bir şiddet tarihi var. 1990’lı yılları ele alırsak faili meçhulleri görmüştür, işsizliği görmüştür, çarpık kentleşmeyi görmüştür, parasızlığı görmüştür. Bunların hepsi birer politik baskı unsurudur. Kürt olmanın getirdiği baskılar var ve çocuklar bunların hepsini yanında taşıyor. Bunu iki yaşındaki çocuk bile hissediyordur.

Dışarıdan bakma ile içeriden bakma arasında da büyük fark var. 1990’lı yıllarda ben dışarıdan baktığımda yaşanan faili meçhullerin Diyarbakır üzerinden bir iz bıraktığını hep düşünürdüm ama oraya gittiğizde şaşırdığınız bir olayda hayatın devam ettiğidir. Bir şekilde kanıksandığını hissediyorsunuz. Mağdurlar ile onları mahdur edenler hala iç içe yaşıyorlar. JİTEM mensupları hala orada ve herkes nerede olduğunu da biliyor. Kanıksayıp hayatlarına devam etmeleri lazım. Bu beni tamamen şaşırttı. Yaralar tedavi edilmeden hayat devam ediyor ve yeni yararlar açılıyor. Kanıksamak durumunda kalıyorlar. çünkü onların hikayelerini dinleyen kimse yok.

Düşünün bir halk yıllarca yürüyüşlere gidiyor, Kürtçe konuştuğu zaman hemen bir darbe yiyiyor. Vedat Aydın olayında olduğu gibi hemen katlediliyor. Bunlar halk üzerinde derin izler bırakıyor. 1990’lı yıllarda insanlar yürürken arkalarına bakmak zorundaydılar ve karanlık çöktüğünde sokağa çıkamazlardı. Bu insanın psikolojisinde çok etki bırakmıştır ve bugün konuşulmasa bile yaralar hala duruyor. Ama hayat devam ediyor ve bu insanı çok şaşırtıyor.

Filmin konusu gerçek bir olaydan mı uyarlandı?Ana hikaye evet. Filmin içinde bir çok unsur var. Mesela hayat kadını ile fuhuş anlatılıyor, sokak çocukları anlatılıyor, JİTEM’cinin özel hayatı anlatılıyor ama bizim ana konumuz ana ve babasını kaybeden iki çocuğun tek başlarına kalışı ve bu süreçte küçük kardeşlerini kaybetmeleri gerçek bir hikayeye dayanıyor. Bu konuda bazı eleştiriler oldu ve dediler ki politik bir ailenin çocukları bu kadar yalnız bırakılmazlar diye. İnsanlar hayat mücadelesi verirken bir birimizi düşünemez hala geldik. Savaşın bizlerde bıraktığı etkilerin neler olduğunu iyi düşünmemiz lazımdır. Ölüm kalım savaşında herkes biraz da kendini düşünmek zorunda kalıyor. Bu nedenledir ki bu çocuklar bir şekilde yalnız kalıyorlar. Filmde işlediğimiz olay yaşanmış bir olaydır.

Filmde oynayan çocuklar sokakta mı yaşıyorlar?Filmde oynayan her çocuğun ailesi var. Diyarbakır’da yaşayan her çocuk filmde anlatılanları bilir ve yaşar. Hiç kimse selpak satan çocuklara uzak değil. Sokak çocuğu dediğimiz zaman annesiz babasız çocuklardan bahsetmiyoruz, sokakta çalışan çocuklardan bahsediyoruz.

Antalya Film Festivali’nde tepkilerle karşılaştınız mı?Tepki dışardan geldi. Sinema salonunda olumlu tepkiler geldi. Öykü yazarımız Evrim Alataş ödül aldı. Bu filmde anlatılan bazı konular Türkiye’de hala tabu. Türkiye’de faili meçhul cinayetlerin devlet güçleri tarafından işlendiğine inanmak istemeyen bir kesim var. Bu kesimin tepkisi ile karşılaştık. 12 Eylül’de yaşananlar da uzun süre kabul edilmedi ama şimdi kabul ediliyor ve bunların yaşandığı söyleniyor. Üzerinden 30 yıl geçti ama cuntacıları ve işkencecileri yargı önüne getiren kimse yok. Toplum bunları konuşmak zorunda.

Filminiz ödül aldı mı?San Sebastian Film Festivali’nde gençlik ödülü aldık. Oradaki seyirciler anlatmak istediklerimizi iyi anladılar. İki çocuğun hayatının oradaki insanlara yakın olduğunu hissettik. San Sebastian’daki gençler, (İspanya’nın Bask bölgesinde bir şehir) Kürdistan’da yaşanan olayların kendilerine yakın gördüklerini söylediler.

Kürt sineması ne durumdadır?Kürt sineması oluşmak üzeredir. Kürtlerin bugünkü statüsü farklı ve çok yönlüdür. Kürtlerin yaptığı sinema henüz bir çizgiye oturmadı. Sinema etnik kalıplara kapatılacak bir olgu değildir. Ben Almanya’da sinemayı öğrendin ve oradan getirdiğim bir sinema dili var. Kürt olarak yaşadıklarım filmlerimi yansıyor. Kürt sinemasına da çok geniş bakmak lazım. Bizim bölünmüşlüğümüz her zaman sinemaya da yansıyacaktır. Diyarbakır’da yetişmiş ve orayı iyi bilen sinemacılar daha çok Kürt sinemasını temsil edeceklerdir diye düşünüyorum.

Sinemaseverlere ve okuyucularımıza bir mesajını var mı?Min Dît filmi, çok zor şartlarda çekildi. Kendinize güvendiğiniz bir hikaye varsa bunu az imkanlarla da olsa çekmek, çekmemekten daha iyidir. Sinemacıların aklında bir proje varsa bunun için senelerce bekleyip büyük paralarla çekmektense daha az bütçe ile bağımsız olarak çekmenin artıları daha fazladır.